TÜRK BİLİMİ TÜRK DÜNYASI Türk dünyasının bilim yayını

‘Z-Genel’ Articles

ORTA ASYA’DA DEĞİL, DENİZLİ’DEKİ BALBALLAR: ÖZDEMİRCİ MEZARLIĞI

Bir önceki sayfamızda siz okurlarımıza Denizli’deki insan biçimli taş heykelleri hakkında bilgi vermiştik. Sizlerden gelen olumlu tepki ve yoğun ilgiyi de dikkate alarak bugünkü yazımızda yine Denizli’deki kadim Türk mezar taşı kültür varlıklarından bir diğerini; Özdemirci mezarlığındaki balbalları tanıtacağız.

Günümüzde kuzeyde Ukrayna’dan Kuzey Karadeniz kıyıları ve Sibirya bölgesine, güneyde ise Türkiye’den İran, Azerbaycan, Afganistan topraklarına kadar ve bilhassa bugünkü Türk Cumhuriyetleri topraklarında var olan balbalların Denizli’de de bulunuyor olması, ilimizi kadim Türk kültürü ve tarihi açısından daha dikkate değer kılmaktadır.

Konu ile ilgili bilimsel kaynaklar,[1] balbalların 6. ve 13. yüzyıllar arasında Türk toplulukları tarafından oldukça yaygın kullanılmış olduğunu, bilhassa kutsal sayılan kült merkezleri ve kurganların üzerine dikildiğini yazmaktadır. Kadim Türklerde kutsal sayılan kurgan ve kült merkezlerine dikilmesi sebebiyle balballar da kutsal sayılmaktadır. Günümüzde halen bazı Türk topluluklarında bu mezar taşlarına insanlar sarılmakta, öpmekte veyahut dileklerinin kabulü için bu taşlara bez dahi sarmaktadır. Ölümden sonra hayatın olduğuna inanan Türkler, ölen kişiyi ölüm sonrası hayata hazırlayan inanç ritüellerine büyük özen göstermişlerdir. Mezar taşı dikme geleneği, bu ritüelin önemli bir parçasıdır. Mezar taşı balbal, ölen kişinin yaşamında öldürdüğü kişiyi ya da düşmanını temsil etmektedir. Öldürülen kişi sayısına göre balbal sayısı da artar. Şaman inancına göre balbal ile tasvir edilen bu düşman, kendisini öldüren kişiyi ölümünden sonra mezarının başında koruma ve öbür dünyadaki yeni hayatında da ona hizmette bulunma görevini üstlenmektedir. Öldürülen düşmanın taşa dönüştürülerek bir yontu halinde mezarın çevresine dikilmesi, aynı zamanda mezar sahibinin kahramanlığını da göstermektedir. Eğer öldürülen düşman çok önemli bir kişi ise balbal taşına onun adı da yazılmaktadır. [2]

Ata kültünü yansıtan balballar, taştan yapılıdırlar. Balbalların büyüklükleri de çeşitlidir; en küçüğü 40-50 cm, en büyüğü de 170-200 cm yüksekliğindedir. Mezarların yakın çevrelerindeki taş yataklardan elde edildikleri gibi gerektiğinde uzak bölgelerden de bu taşların getirtildiğini kaynaklar belirtmektedir. Balballar, insan biçimli taş heykellere göre daha kaba ve şekilsiz olup oldukça basit işlenmiştir. [3].

Balballar hakkında yukarıda zikrettiğimiz genel bilgilerden sonra artık Denizli ilinin Çivril ilçesine bağlı Özdemirci kasabasındaki mevcut balbal mezarlığını tanıtmaya başlayabiliriz. Mezarlık balballarını anlatmadan önce siz değerli okurlarımıza Özdemirci kasabasının kuruluşu hakkında kısa bir tanıtıcı tarihçe verelim.

Sayın Recep Karabulut’un verdiği bilgilere göre Denizli’ye  90 km, Çivril’e 35 km uzaklıkta beşparmak dağları düzlüğünde, yaylada kurulmuş bir kasaba olan Özdemirci, Çivril’e bağlanmadan daha önce Afyon-Dazkırı ilçesine bağlı bir köymüş. Kasaba; Aşıtlı, Gölükler,  Akmusluk,  Eskiköy, Kayaönü,  Pazaryeri, Söğütlü, Mezarardı, Demirci Kuyusu adında 9 küçük köyün bir araya gelmesiyle kurulmuştur. Bu küçük köyler, o zamanın Delibaş isimli eşkıyanın baskın ve işkencesinden korkarak Demirci kuyusu etrafında toplanmışlardır. Demirci kuyusu, o zaman orman içerisindedir. Birleşen köylüler, Afyon Dazkırı’da bulunan Tatlar Ağa’nın himayesine girmişlerdir. Bu yerleşme adı da Tatlar Demirci Köy olarak olmuştur. Delibaş ve Tatlar Ağa’nın ölümünden sonra köyün ismi Demirci Köy olmuştur. 12 Haziran 1972 tarihinde Belediye Teşkilatı kurulmuştur. Belediyelik olunca ismi Özdemirci Kasabası olarak değiştirilmiştir.[4] Kasaba halkı ile yaptığımız görüşmelerde köyün tarihi geçmişinde yöre insanının demircilik ve değirmen taşı yapımında ustalaştığını ve daha çok bu işle uğraştığını öğrendik. Çevre köylerin bazılarında da bu işin tarih boyunca sürdürülmüş olması, Osmanlı döneminde bu yönde bir mesleki örgütlenmenin ve iskân politikasının güdüldüğüne işaret etmektedir. Nitekim Özdemirci mezarlığında neredeyse 700’ün üzerinde taş balbalın varlığını bu bölge halkının değirmen taşı işinde ustalaşmalarına bağlayabiliriz.

Yukarıda genel bilgilerle kıyasladığımızda Özdemirci mezarlığındaki taş balbalların, konu ile ilgili literatürde mevcut balbal özellikleri ile örtüşmekte olduğunu söyleyebiliriz. Burası gerçekten bir balbal cenneti… Görülesi, muhteşem bir kutsal görsellik… Ve aynı zamanda konuşan bir sessizlik aslında kadim tarihe tanıklık edercesine sabır içerisinde…  Asya’dan Avrupa’ya kadarki Türk coğrafyasında/Türkistan’da bu bollukta mevcudiyetini korumuş bir balbal mezarlığı daha var mıdır? Bilemeyiz… Okuduklarımız; günümüze kadar aynı yörede çok az balbalın varlığını koruduğunu bize söylemekte… Çoğu ne yazık ki ya inşaatlarda yapı malzemesi olarak kullanılmış ya da yerlerinden sökülerek başka mimari alanlarda görsel malzeme olarak sunulmuş. Bu açıdan bakıldığında Özdemirci mezarlığındaki balbalların birçoğunun neredeyse özgün konumunu sürdürmüş olması sevindirici bir durumdur. Bunu, bölgedeki Türklerin hem kadim inanç geleneğini sürdürmelerine hem de İslami gelenek açısından mezarlıklara olan saygınlıklarına bağlayabiliriz.

Özdemirci mezarlığında en küçüğü 35-40 cm olan balbalların farklı yüksekliklere sahip olduğunu görmekteyiz. Burada 200 cm’den daha büyük balbal bile görmek mümkün. Bu arada yöre halkı ile konuşmalarımızda Özdemirci Mezarlığının tarihsel geçmişi hakkında net bir bilgi-kesin bir bilgi alamadık. Yayla düzlüğünde kurulu olan bu mezarlıkta, balbalların yanında ayrıca çağdaş formdaki mezar taşlarına da rastlamaktayız. Diğer bir deyişle tarihsel geçmişi ile bakıldığında Türkler, inanç geleneğinin bir devamı olarak zaten bir balbal mezarlığı olan bu bölgeyi günümüze kadar kutsal olarak kabul etmiş ve bu mekânı ölü gömme alanı olarak kullanmaya devam etmişlerdir. Bu arada taş balbalların ne anlama geldiğini köylülere sorduk ama hiçbir yanıt alamadık. Bu geleneğin kültürel anlamı ne yazık ki günümüzde anlamını yitirmiş. Dolaştığımız balbalların birçoğunda sıklıkla Salur damgasının kazılmış olduğunu gözlemledik. Bu husus, bu bölgede Salur boyunun iskân etmekte olduğunu bize açıkça göstermektedir. Salur boyu, 24 Oğuz boyundan biri ve bu boyun damgası fotoğraflarımızda görüldüğü üzere kazayağı () olarak adlandırılan semboldür. Konu ile ilgili bilgiler, Salur boyunun, Üçoklar kolundan (sol kolundan) Oğuz Kağan‘ın oğlu Dağ Han‘ın soyundan geldiğini belirtmektedir.  Ayrıca “Salur” kelimesi kılıç sallayan anlamında da kullanılmıştır.[5] Salur damgasının dışında rastladığımız başka ilginç damgalar da mevcut balballar üzerinde. Bu damgaları, başka bir yazımızda aktaracağız. Dikkatimizi çeken bir başka özellik, az sayıda balbal üzerinde kazınmış, runik yazıyı andırır nitelikte Arapça bazı tarihlerin düşülmüş olması… Birkaç balbal üzerinde 1700’lü yılların kazınmış olduğunu gördük. Bu tarihlerin bazıları, balbalların hangi tarihte dikilmiş olduğu bilgisine de ışık tutmakta aslında.. Konu ile ilgili kaynaklar[6], Türklerde insan biçimli taş heykel ve balbal geleneğinin yoğunluklu olarak 13. yüzyıla kadar devam ettiğini belirtmektedir. Sözünü ettiğimiz kazılı tarih verileri, Denizli’de bu geleneğin daha uzun sürdüğünü kanıtlamaktadır. Bu husus, Denizli’nin Türk tarihindeki yerini ve önemini bir kez daha vurgulamaktadır. Bazı balbalların, dikildikleri mezarlık alanının kurgan kare düzeni formunda taşlarla çevrili bir şekilde orijinalliğini halen koruduğunu fark ettik. Bazı balbalları ise dikildikleri topraktan doğal şekilde artık sökülmüş ya da büyük bir bölümünün toprağa saplanmış halde yan yatmış bir halde bulduk…

Bir önceki yazımızda vurguladığımız gibi savaşçı bir topluluk olan Türklerin kadim tarihini ve yaşam biçimini öğrenmek isteyen herkes için Türk mezar taşları önemli birer maddi kültür unsuru olarak incelenmeye değerdir. Mezar taşları, sadece ölen kişinin kim olduğunu belirlemez. Bu kutsal taşlar, aynı zamanda ölen kişinin üyesi olduğu toplumun kimliği için de değerli bir ipucu niteliğindedir. İnsan biçimli taş heykel ve balballar ölen kişinin değil sadece, ait olunan toplumun tarihsel geçmişinin de aslında bir özüdür. Türk kültür unsurlarını konu edindiğimiz önceki yazılarımızda ısrarla belirttiğimiz gibi bu yazımızda da mezarlıktaki balbalların ilgili kamu birimleri ve yetkililer tarafından bilgi ve envanter fişlerinin bir an önce tutulmasını ve bu mezarlığın koruma altına alınmasını ümit ederek sizleri bu balbalların Denizli örnekleri ile başbaşa bırakıyoruz.


[1] Ayrıntılı bilgiler için ayrıca bakınız. Oktay Belli, Kırgızistan’da Taş Balbal ve İnsan Biçimli Heykeller, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2003.

[2] A.g.e., s.37.

[3] A.g.e., s.42.

[4] Ayrıntılı bilgi için bkz. Recep Karabulut, http://www.ozdemirci.com/tarihce.html.

[5] http://tr.wikipedia.org/wiki/Salur_boyu

[6] A.g.e., s. 35.

Popularity: 4% [?]

TUVA VADİSİ’NDEKİ YÜZÜN ESRARI NE?

FİHİBİSMİLLAHİ BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

TUVA VADİSİNDEKİ YÜZÜN SIRRI

“Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitaptaki peygamberi), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir gurup bile bile gerçeği gizler.” BAKARA SURESİ -146

“Yahudiler Tevratta, hıristiyanlar da İncilde ahir zaman Peygamberinin vasıflarını gördüler, onun gelmesini beklediler; her nesil bunu kendinden sonra geleceklere anlattı ve inanmalarını tavsiye etti. Bunun için her iki zümre de bu peygamberin gelmesini dört gözle bekliyorlardı. Ancak onun Araplar arasından ve bir yetim kimse olarak gönderildiğini görünce sırf ırkçılık gayret ve düşüncesiyle inkâr ettiler. Halbuki onun hak peygamber olduğunu, kendi oğullarını bilip tanıdıkları gibi biliyorlardı.” TDV MEALİ.

“Yukarıdaki açıklama Kuranın mealini veren yorumculara aittir.”

Peki o dönemdeki özellikle Yahudiler, Peygamber efendimizi henüz gelmeden önce kendi oğulları gibi nasıl tanıyorlardı?

Ellerindeki kitaplarda Peygamber Efendimizi resim gibi anlatan bir yorum olması imkansızdır. Çünkü, Allahu Teala ayetlerinde gönderdiği Peygamberlerin fiziki şemaillerini değil, ilim ve ahlaklarını tasvir etmiştir. Aynen Kuranda ismi geçen Peygamberlerin anlatımında olduğu gibi.

İşte Yahudiler, nemrud dağındaki yani Tuva vadisindeki suretten tanıyorlardı peygamber efendimizi.

Yukarıdaki profilden görünen sureti ilk bakışta kavrayamayanlar için bu suretin üzerine karakalemle çizilmiş ikinci resim bir fikir verecektir. Sarık kısmında Arapça MUHAMMED yazısına dikkat ediniz. Daha önceleri bu yazı yoktu Ahirzaman yaklaştıkça delillerin zuhuru, o kısma yapılan toprak bir yol MUHAMMED yazısını oluşturmuştur.

Yukarıdaki çehrenin (yüz) ahir zamanda herkes tarafından kolaylıkla görüleceği hadislerde bildirilmiştir. Bu konuda Peygamber efendimizin torunlarından Cafer-i sadık hazretlerinden gelen bir açıklama şöyledir.

İmam Caferi Sadık aleyhisselam şöyle buyurdu:

“Gökten nida gelecek olan yıldan önce Recep ayında bir alamet vardır.

Arzettim ki: O alamet nedir?

Buyurdu ki: Aydan (gökyüzünden bakınca) bir çehre (yüz)ortaya çıkacak ve açık bir el görünecek.” GAYBET-İ NUMANİ

Şimdi Tuva kelimesinin ne anlama geldiğini bir daha hatırlayalım.

TUVA; övülmüş anlamına gelir. Lügat manası budur.

Peki neden övülmüştür?

“Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): Ey Musa! diye seslenildi:

Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vadi Tuva dasın!” TAHA SURESİ -11-12

Bu ayettin arapcasından geçen “nalınlarını (papuclarını) çıkar” anlamında tercüme edilen kelimelerin asıl anlamı;

“fahla’ na’leyk”

“ya musa şiddetli tecellime tahammül edecek hale gelmek için (beden muhafazandan) çık” şeklindedir.

Çünkü Allahu Teala sadece cüzi bir tecelli ile Tuva vadisinde tecelli etmiştir. Bu tecelliyi İlahi eğer cüzi olmasaydı yanlız dünya değil kainat yanardı.

Allahu Teala, kainatı ve içindekileri Peygamber Efendimizin sav yüzü suyu hürmetine yaratmıştır. Ve zatında zatına tecelli etmiştir. Bu tecellide var olan Peygamber Efendimizdir.

Hz. Cabir bin Abdullah Peygamber Efendimize hitaben; “Ya Resulullah Hakk cc ilk önce neyi yarattı?” Peygamber Efendimiz buyurdularki; “İlk yaratılan senin Peygamberinin nurudur.”

Bu sebeple Allahu Tealanın kainatta nereye ve nasıl bir tecellisi olursa olsun o tecellinin eseri Peygamber efendimizden bir iz bırakır. Tuvada ki İlahi tecellinin eseri de bu mubarek yüz resmidir. Tuvadaki Peygamber Efendimize benzeyen suret elbetteki çok geniş bir alanı kaplamaktadır İlahi tecelli cüzi olsada Allahu Tealaya göre cüzidir. Bize göre ise geniş bir alanı kaplar.

Tuvanın anlamı “övülmüş” idi. Muhammed isminin anlamıda defalarca övülmüş demektir. Bu dağdaki vadiye bu sebep ile Allahu Teala, Tuva ismini vermiştir. “Çünkü sen kutsal vadi Tuva dasın” ayeti delildir.

Hz. Musa, Bu ilahi sırra direk mazhar olduğu için Tuva vadisine gömülmek istemiş ve kendisinden önce ölen kardeşi Hz. Harunu dahi Tuva vadisine defnetmiştir. Nemru dağı ve Tuva vadisinde komagene krallığına ait bir tek eski kale yada saray kalıntısı yoktur. Yani tuva vadisinde herhangi bir şehir yada kasaba kurulmamıştır. Krallık kalıntıları dağdan çok aşağılardadır. Nemrut dağındaki Tuva vadisinin yüksek kısmında bulunan Tümülüs Hz. Musa nın kabridir. Hz. Musa ömrünün son zamanlarını urfa yöresinde geçirmiş bu yörede izler dahi bırakmıştır. Ve zaman zaman Tuva vadisine bir nevi hac ziyaretinde bulumuştur. Hz. Musanın vefatından sonrada bu ziyaretler sürdürülmüş Arap yarımadasında yaşayan Yahudiler bu hac ziyaretlerinde gördükleri yüz resminin kime ait olduklarını bu sebeple çok iyi biliyorlardı.

Mekke sokaklarında iki Yahudi Peygamber Efendimizi uzaktan görür.

Yahudinin birisi arkadaşına derki; “işte bu ahirzaman Peygamberiyim diyor sen tanırsın gerçekten omu?” diğer Yahudi bakar ve “vallahi odur” der. Arkadaşı; “peki ona uyup tasdik edecekmisin?” diye sorar. Yahudi derki; “hayır elimden geldiğince muhalefet edeceğim” der.

Yukarıdaki resim Şanlıurfanın şoğmatar (yağmurlu) köyündeki Hz. Musanın izlerinden olan Hz. Musanın kuyusudur. Aşağıdaki metin türsab arge depertmanının hazırladığı Şanlıurfa dosyasından alınmıştır.

“Hz. Şuayb Peygamber urfada şuayb şehrinde yaşamış, Hz. Musa ile şuayb şehri yakınlarındaki şoğmatarda buluşmuştur.” TÜRSAB ARGE.

Hz. Musanın son zamanlarında şoğmatarda çiftçilik yaptığıda söylenir. Hz. Musanın vefatındada şuayb as, vasiyet üzerine Hz. Musayı Tuvada yüz resmine bir taş atımlık mesafeye defnedilmiştir.

Tuva vadinsin kutsallığını Hz. Musa dan sonra gelen Peygamberler biliyordu ve ziyaret ediyorlardı. Birçok veli zat dahi bu vadiyi ziyaret edip maneviyatından istifade etmiştir. Hatta Hz. İsa dan sonra, Peygamber efendimizden önce gelen Hz. Cercis Peygamber in kabri Tuva vadisine kuş uçuşu 30 – 40 km mesafededir. Hz. Cercis de tuva vadisini ziyaret edenlerdendi. 12.yüzyılda Hz. Cercisin kabrinin yanına bir kilise yapılmıştır.

Popularity: 5% [?]

DENİZLİ’DE ATA KÜLTÜ: İNSAN BİÇİMLİ TAŞ HEYKELLER

Bu haftaki sayfamızda siz değerli okurlarımıza Denizli’deki kadim Türk geleneklerinden birini; Türk mezar taşı kültür varlıklarını tanıtacağım. Türklerde mezar taşı kültürünün geçmişine baktığımızda iki farklı mezar taşı geleneğinin varlığını görmekteyiz: İnsan biçimli taş heykeller ve balballar. Denizli’de ne mutluluk vericidir ki her iki kültür varlığını görmemiz mümkün… Bugünkü sayfamızda şimdilik sadece insan biçimli heykellerden söz edeceğim. Bir başka sayfamızda ise Denizli balballarını sizlere tanıtacağım.

Ata kültünü yansıtan insan biçimli heykel ve balballar, 1889 yılında ortaya çıkarılan ve 1893 yılında çözülen Orhun Yazıtları sayesinde gün ışığına çıkarılmıştır. Orhun Yazıtlarında yer alan “İlk önce Babam Kağan için Baz Kağan dikilmiştir.” cümlesi, kadim Türklerde ölen kişi için mezar taşının yapılmış olduğunu kanıtlamaktadır. Bununla ilgili bilimsel kaynaklar, insan biçimli taş heykel ve balbalların 6. ve 13. yüzyıllar arasında Türk toplulukları tarafından oldukça yaygın kullanılmış olduğunu, bilhassa kutsal sayılan kült merkezleri ve kurganların üzerine dikildiğini yazmaktadır. Günümüzde kuzeyde Ukrayna’dan Kuzey Karadeniz kıyıları ve Sibirya bölgesine, güneyde ise Türkiye’den İran, Azerbaycan, Afganistan topraklarına kadar ve bilhassa bugünkü Türk Cumhuriyetleri topraklarında bu insan biçimli taş heykel ve balballara rastlamak mümkündür. İnsan biçimli taş heykel ve balballar, farklı ülkelerin günümüzde temsil ettiği bu geniş coğrafyada Türk varlığının ve Türk inanç geleneğinin önemli bir sembolü olmaya devam etmektedir.

Kadim Türklerde kutsal sayılan kurgan ve kült merkezlerine dikilmesi sebebiyle heykel ve balballar da kutsal sayılmaktadır. Günümüzde halen bazı Türk topluluklarında bu mezar taşlarına insanlar sarılmakta, öpmekte veyahut dileklerinin kabulü için bu taşlara bez dahi sarmaktadır. Ölümden sonra hayatın olduğuna inanan Türkler, ölen kişiyi ölüm sonrası hayata hazırlayan inanç ritüellerine büyük özen göstermişlerdir. Mezar taşı dikme geleneği, bu ritüelin önemli bir parçasıdır. Kavram kargaşalığını önlemek amacıyla bu noktada bir hususu daha açıklamak yerinde olacak sanırım: İşlevleri bakımından aynı nitelikte olsa da anlamları ve formları bakımından insan biçimli taş heykel ve balballar birbirinden farklıdır. Mezar taşı balbal, ölen kişinin yaşamında öldürdüğü kişiyi ya da düşmanını temsil etmektedir. Öldürülen kişi sayısına göre balbal sayısı da artar. Şaman inancına göre balbal ile tasvir edilen bu düşman, kendisini öldüren kişiyi ölümünden sonra mezarının başında koruma ve öbür dünyadaki yeni hayatında da ona hizmette bulunma görevini üstlenmektedir. İnsan biçimli taş heykel ise ölen kişiyi temsil etmektedir. Bu heykellerdeki işleme ve süslemeler, ölen kişinin yaşam biçimini yansıtma amaçlıdır.

Hem balballar hem de insan biçimli taş heykeller taştan yapılıdırlar. Mezarların yakın çevrelerindeki taş yataklardan elde edildikleri gibi gerektiğinde uzak bölgelerden de bu taşların getirtildiğini kaynaklar belirtmektedir. Bir sonraki sayımızda ayrıntılı görsellerle de sunacağımız gibi balballar, heykellere göre daha kaba ve şekilsiz olup oldukça basit işlenmiştir. İnsan biçimli taş heykeller ise daha özenli ve gerçekçi bir biçimde işlenmiştir. Heykellerin özenli ve ayrıntılı bir biçimde işlenmesinin özünde ölen kişinin varlığının elle tutulur bir biçimde sürdürülmesi düşüncesi gelmektedir . Şu ana kadar bulunan ve literatüre geçen taş biçimli erkek heykellerin genel özelliklerine baktığımızda heykellerin başlık bölümünde insan başının resmedildiği, at nalı biçimli bıyıkların işlendiği, sağ elde (ya da iki elle) ise bir kadeh ya da silahın tutulduğu görülmektedir. Orta Asya’daki bazı erkek heykellerinde ise pala bıyıkların işlendiği gözlenmektedir. Kadın heykellerde ise genellikle sağ elde (ya da iki el ile tutulan) kadeh ya da bir çiçeğin resmedildiği göze çarpmaktadır. Kadehin içinde sonsuz bir yaşamın simgesi olan Bengi-Su’nun olduğu sanılmaktadır.

Denizli’deki taş heykellere baktığımızda üç farklı formun kullanıldığını görüyoruz. Bulduğumuz heykellerin hepsi aynı mezarlıkta olup işleniş biçimleri farklıdır. Ne yazık ki bu heykellerin aynı ya da farklı taş ustaları tarafından işlenip işlenmediği (ve de hangi tarihlerde dikilmiş oldukları) bilgisine sahip değiliz. Kaynaklar, taş heykel dikme geleneğinin 13. yüzyıla kadar devam ettiğini belirtmektedir. İslam dininin ölü gömme gelenekleri ile kadim Türk geleneğinin buluşması kültürümüzde farklı bir uyum formuna dönüşmüştür. Bu uyum, günümüzde kullanılan siyah taş ya da mermer yapılı mezar taşları ile sembolize edilmektedir. İslam inancı doğrultusunda yasaklandığı için günümüz mezar taşlarında insan figürü resmedilmemesine karşın, ölen kişiye ait isim-soyisim, doğum ve ölüm tarihi gibi bilgilerin verilişini hatta bazı söz, mani ya da şiirlerden bir bölüm verilişini de yine ata kültünün günümüze bir yansıması olarak kabul edebiliriz. Çünkü Arap toplumlarında olduğu gibi İslam dininin yaşandığı birçok toplumda mezar taşının kullanılmaması, bu geleneğin Türklere özgü bir ölü gömme geleneğinin devamı olduğunu bize açıkça göstermektedir. Türklere özgü bir diğer husus ise yine mezar alanları ile ilgilidir. İslam dininden önce ölen kişiler için yeraltına yapılan mezar odaları olan kurganlar İslam sonrası dönemde yerini aslında yerüstünde inşa edilmiş olan türbelere bırakmıştır. Türbelerin kutsallığı bize göre İslam kaynaklı değildir, kadim Türk geleneğinin bir yansıma biçimidir. Türbeler, kanımızca İslamileşmiş kurganlardır.

Savaşçı bir topluluk olan Türklerin kadim tarihini ve yaşam biçimini öğrenmek isteyen herkes için Türk mezar taşları önemli birer maddi kültür unsuru olarak incelenmeye değerdir. Mezar taşları, sadece ölen kişinin kim olduğunu belirlemez. Bu kutsal taşlar, aynı zamanda ölen kişinin üyesi olduğu toplumun kimliği için de değerli bir ipucu niteliğindedir. İnsan biçimli taş heykel ve balballar ölen kişinin değil sadece, ait olunan toplumun tarihsel geçmişinin de aslında bir özüdür. Önceki sayılarımızda ısrarla belirttiğimiz gibi bu kültür varlıklarımızın da korunacağı ümidi ile sizleri bu insan biçimli taş heykellerin Denizli örnekleri ile başbaşa bırakıyorum. Bir başka sayımızda Denizli balbalları hakkında detaylı bilgi ve görsellere ayrıca yer vereceğiz.
Ayrıntılı bilgiler için ayrıca bakınız. Oktay Belli, Kırgızistan’da Taş Balbal ve İnsan Biçimli Heykeller, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2003.
A.g.e., s.42.

Popularity: 4% [?]

2400 Yıllık Mücevharat

2400 Yıllık Mezarda Mücevherat!

Guatemala’nın güneyinde bulunan 2400 yıllık mezarın Mayaların ilk yöneticilerinden birine ait olduğu tespit edildi

Arkeologlar, Guatemala’nın Retalhuleu eyaletinde yer alan Tak’alik Ab’aj bölgesinde yapılan kazılar sırasında gün ışığına çıkarılan mezarda yeşim taşından çok sayıda mücevherat bulunduğunu söyledi.

Arkeolog Miguel Orrego, karbon tarihleme testi sonuçlarına göre mezarın M.Ö. 700 ve 400 yılları arasında inşa edildiğini belirtti. Mezarın 2200 yıllık geçmişe sahip Tak’alik Ab’aj bölgesinde şimdiye kadar ortaya çıkarılan en eski mezar olduğuna işaret eden Orrego, mezarda bulunan akbaba kafalı insan figürleri taşıyan gerdanlığın, mezarın sahibinin bir yönetici olduğunu gösterdiğini söyledi.

Orrego, mezarın sahibine Maya dilinde “Ata Akbaba” anlamına gelen “K’utz Chman” adını verdiklerini sözlerine ekledi.
Mezarın Maya kültürünün kuruluş dönemine ışık tutması bekleniyor.

M.Ö. 400’lü yıllarda büyüyüp gelişmeye başlayan Maya uygarlığı, Meksika’nın güneydoğusundan, Honduras, El Salvador ve Guatemala’ya kadar uzanan bir bölgede hüküm sürmüştü. M.Ö. 600’de yükselişe geçen uygarlık, M.S. 250-900 yıllarında altın çağını yaşamış ve İspanyol işgaliyle de sona ermişti.

Maya kentlerinde yapılan araştırmalar, Mayaların astronomi, matematik, mimari ve sanat gibi birçok alanda çok ileri bir düzeye ulaştığını gösteriyor.

Popularity: 3% [?]

MALAZGİRT ÖNCESİ ; DENİZLİ TAMGALISAY

Geçen haftaki sayımızda “dağlar, biz Türklerin ‘kim’liğidir, özüdür. Bugün hâlâ kadim Türk tarihine ışık tutan kültür izlerine rastlıyorsak eğer, eski Türklerin dağlara nakşettiği izler; yani damgalar ve kaya resimleri sayesindedir” diyerek Bozkurt İnceler’de bulduğumuz kaya resimlerini tanıtmıştık. Tanıtımımız sadece yerel kamuoyunda değil Türkiye kamuoyunda da geniş bir ilgi ve yankı buldu. Bu ilgiye katkı sağlayan herkese bir kez daha teşekkür ediyorum. Aynı şekilde geçen haftaki sayımızda kaya resimlerindeki çizimlerin ve harflere benzeyen bazı şekillerin okunması için konunun uzmanlarına bir duyuruda da ayrıca bulunmuştuk. Çünkü Bozkurt-İnceler’de karşılaştığımız kaya resimleri bir kez daha belirtmem gerekir ki tarihimize ve kültürümüze ışık tutacak nitelikte idi. Öte yandan Anadolu coğrafyasında bulduğumuz kaya resimleri ve damgalardaki anlamlara ve bilgilere erişim, bugüne kadar bizlere kabul ettirilmiş iki tarih tezini de yeniden tartışmaya açacaktır inancındaydım. Bu tezlerden birincisi, “Türklerin atayurdu Ortaasya”dır. Bir diğer tez ise Türklerin “Anadolu’ya gelişinin 1071-Malazgirt Zaferi ile birlikte” oluşudur.

Bu sayıda bir hususu daha siz değerli okuyucularıma arz etmek isterim:

2004 yılından bu yana önceleri görev yaptığım Van’da sonra da kendi ilimde-Denizli’de dağ-taş demeden daima heyecan ve şevk içinde Türk damgalarının (tamgalarının) ve kaya resimlerinin peşine düştüm. Çoğu zaman keşiflerimi bu alanda çalışan kişilerle de herhangi bir maddi ya da manevi beklentiye girmeksizin paylaştım ve de halen paylaşmaktayım. İnandığım hep şu olmuştur: Bir Türk olarak görünenin ardındaki gerçeği sorgulamak ve yakalamak hevesinden asla vazgeçmemek… Biliyorum ki Türk tarihinin ve kültürünün izleri hepimizin koruyacağı ve aydınlığa kavuşturacağı birer mirastır, tarihsel sorumluluğumuzdur. Bu inanç içerisinde herhangi bir ün-şöhret sevdalısı olmadan atalarımın bizlere bıraktığı bu ortak mirası “şahsileştirmeden” ve de “ideolojikleştirmeden” yine atalarımın olduğu bilinci ile hareket ettim daima… Geçen hafta o kadar teşekkür mesajı aldım ki, sayısını belirtmem imkânsız. Beni mutlu eden bu mesajların yoğunluğu değil elbette, daha çok üzerine ölü toprak serpil(til)miş kitlelerin uyanmış olması ve yeniden kendi kök kültürüne yüzünü dönmüş olmasıdır. Bu keşif atalarımındır, ben sadece bu keşfi sizlere iletmede bir köprü vazifesi gördüm o kadar..  Bu vazife, bizim tarihimize olan namus borcumuzdur, o nedenle bu keşfin hiçbir şekilde şahsileştirilmemesi-ideolojikleştirilmemesi gerektiği anlayışında olduğumu bilmenizi isterim. Atalarımızın mirası hepimizindir. Ve bu mirasa sahip çıkmak, yine tekrar ediyorum; hepimizin kendi milli tarihimize olan namus borcumuzdur.

Geçen sayıdaki yazımızı okuyanlar hatırlayacaklardır, kaya üzerinde resim ve çizimlerin okunması önerisinde bulunmuştuk. Bu yazımızda bu okuma önerisinin ilk bölümünü sizlerle paylaşmak sevincini yaşıyorum. İlk okuma önerisi tarih araştırmacısı Sayın

Kürşad BAYTOK tarafından getirilmiştir. Bu okuma önerisini Sayın BAYTOK’un kaya resimlerine ilişkin açıklaması ile birlikte sunuyorum:

“Denizlideki bu kaya resim ve yazıtlarında göze çarpan en büyük özellikler, her Türk kaya resim ve yazıtlarında olduğu gibi bölgenin kadim Türk mezarlık alanlarında ve özellikle Türkmen yerleşim yerlerinde bulunmasıdır. Bu kayalar bir anda değil, yıllar boyu birer uğrak yeri olmuş ve her dönemde belirli betimlemeler yapılıp, süslemeler ve yazılar kullanılmıştır. Yazıların ardından yıllar boyu gelinerek yapılan bazı çizimler ve süslemeler her ne kadar yazıların görünümlerini ‘tamga uçlarından çekip uzatarak ve süslemelere ekleyerek’ değiştirse de; Tamga kökleri bir şerit halinde olduğu yerde durmakta ve kendini açıkça göstermektedir. Bu aşağıda değineceğimiz kaya yazısı atalarımız tarafından özellikle ‘iki şerit arasında yazılarak’ belirgin ve kaybolmayacak bir görünümde tutulmuştur. Okuma önerimiz şu şekildedir:

Yazı hem Anadolu’daki birçok kadim Ön Türk yazısı, hem de Türk abecesinin genel özelliği olarak sağdan sola doğru yazılmıştır.
ÜÇ : (Ü+Ç) Üç sayısıdır ve aynı Türk bengütaşlarında her zaman yazılan şekli ile yazılmıştır/Tüm Türkçe sözlük ve köken bilim kaynakları.

İDİÇ : (İ+D+(İ)+Ç) Enenmiş At demektir. (Enenmiş iğdiş edilmiş ya da bir şekilde işaretlenmiş demektir) /TDK Büyük Sözlüğü.

ALTU : ((A)+L+(T)+U) Aldı demektir. Günümüze T-D değişimiyle gelen bu sözcük, hem Altı, hem Altu şeklinde yazılmakta ve söylenmektedir. / Türk Bengütaşları, köken bilim kaynakları ve Kaşgarlı Mahmut’un lügatı.

Yazıda “ÜÇ İDİÇ ALTU” (ÜÇ ENENMİŞ AT ALDI) yazmakta ve daha önce de karşılaştığımız; kaya üzerine kayıt tutma, antlaşma yapma ve unutmamak yada unutulmamak için taşa kazıma işlemi atalarımız tarafından yerine getirilmiştir.

Dipçe :Kalın “T” tamgasının özellikle Altay bölgesinde, Yenisey ve Talas’taki haliyle kullanılması, bu yazının da Orkun bölgesindeki Türk yazıtlarına yakın ya da biraz daha eski olabileceğini bize gösteriyor.

Sayın BAYTOK, ayrıca bu kaya resimlerinin ait olduğu dönem hakkında da açıklamalarda bulunmuştur: “Bu yazıtlar 8′inci yüzyıla ait olabilir. Ortaya çıkan bu önemli eser, kesinleştiği takdirde Türklerin Batı Anadolu’ya 10′uncu yüzyıldan önce geldiklerinin kanıtı olacak. Tarih yeniden yazılabilir. Türklerin Anadolu’ya gelişi, kitaplarda 1071 Malazgirt Savaşı olarak yazıyor. Ancak bulunan eserler, bunun daha eski olduğunu gösteriyor”.

Biz Sayın BAYTOK’un yaptığı okuma önerisini bilim dünyasının görüşlerine ayrıca sunuyoruz. Bu önerinin dışında kaya resimlerindeki işaretler ve yazılara ilişkin başka okuma önerilerine de ayrıca sayfamızda yer vereceğimizi belirtmek isteriz. Siz değerli okuyucularımıza bu bilgileri hazırlarken Sayın BAYTOK’a gönderdiğimiz kayalar üzerindeki diğer yazılara ilişkin okuma önerileri de tarafımıza sunulmuştur. Bir diğer sayımızda bu önerilere yer vereceğiz. Şimdilik bu önemli kültür mirasımızın koruma altına alınacağı ümidiyle sizleri, bu resimlerle baş başa bırakıyorum. Ve bir kez daha belirtmek isterim; bu alanın uzmanları, resimlerdeki çizimlerin neyi ifade ettiğini, hangi tarih aralığında çizilmiş olabileceğini umarım daha detaylı araştıracaklardır.

Popularity: 2% [?]

Yirmi yedi ülkenin hâkanı olan Timur Han, başarılarının sırrını 12 maddede toplamış ve bunlara, oğullarının da uyması vasiyetiyle eserinde şöyle belirtmiştir:

1. Allahü teâlânın dînini ve hazret-i Muhammed’in şerîatini dünyâya yaymayı esas edindim. Her zaman her yerde İslâmiyeti tuttum.

2. Etrâfımda olan adamları 12’ye ayırdım. Gerek ülkeler fethi ve gerekse fethettiğim ülkeleri idârede bunların bâzısı bana kolları, bâzıları meşveretleriyle yardım ettiler. Bunların ikbâlinin artması için istihdam ettim. Bunlar sarayımın süsüydüler.

3. Düşman ordularını mağlup ve eyâletler feth etmekte âlimler ve emirlerle istişâre ettim. Hükümet idâresinde yumuşaklık, insâniyet ve sabırla hareket ettim. Hiç meşgul olmuyor gibi görünürken her şeyi basîretim altında bulundurdum.

4. Hükümet idâresinde kânunlara riâyet ve intizam o dereceydi ki vezirler, emirler, askerler ve halk bir üst sınıfa çıkmak için can atar halde değildi. Her biri bulunduğu sınıftan memnun olarak vazifesini yapardı.

5. Zâbit ve askerlerime cesâret vermek için altın ve cevâhir sarfından çekinmedim. Onları soframa oturttum. Böyle kıymetli bâzûların ve cengaverlerimin yardımıyla yirmi yedi imparatorluğun hükümdârı oldum.

6. Adâlet ve tarafsızlıkla Allah kullarının hep iyiliğini istedim ve onların teveccühünü kazandım.

7. Seyyidlere, ulemâya, fukahâya ve târihçilere mümtaz muâmele ettim. İyi ve cesur adamlar (Çünkü Allah böylelerini sever) benim dostlarımdı. Ulemâyla sıkı münâsebette bulundum. Bunlarla istişare ettim. Bunların hayır duâları bana zaferler temin etti. Derviş ve fakihleri himâye ettim. Bunlara zerre kadar fenâlık etmemeye uğraştım ve hiçbir taleplerini reddetmedim. Başkası aleyhinde söyleyenleri sarayımdan kovdum. Bunların sözlerine ve iftiralarına hiç ehemmiyet vermedim.

8. Her teşebbüsümü başarmakta sebatkâr idim. Bir projeyi bir kere kabul ettim mi artık bütün zihnim onunla meşgul olurdu. Onu muvaffakiyetle başarmadıkça aslâ terk etmedim. Hiçbir vakit hâlim (davranışlarım), kâlime (söylediğim sözlere) aykırı olmadı.

9. Halkın hâline vâkıf idim. Büyüklere kardeşim, küçüklere çocuklarım gibi muâmele ettim. Her eyâlet ve her şehrin ahâlisinin durumuna ve seciyesine göre âdetler edindim.

10. Bir kabîle veya bir Arap, bir Acem göçebesi bayrağım altına girmeği dileyince beylerini şerefle, diğer adamlarını mevkilerine göre îtibârla kabul ettim. İyilere iyilikle muâmele ettim ve kötülere fenâlıklarını iâde eyledim.

11. Oğul, torun, dost, müttefik benimle bağlantısı olan herkes iyiliğimden nasibdâr oldu. İkbal ve saâdetimin parlaklığı ve yüksekliği hiç kimseyi unutmaya sebep olmadı.

12. Gerek leh, gerek aleyhte hareket etsinler, her zaman askerlere hürmet ettim. Sürekli bir saâdeti, çabucak kayboluveren şeye üstün tutan adamlara teşekkür etmek borçtur. Onlar cihâda koşuyor ve hayatlarını fedâ ediyorlar.

Timur Han, kânunlaştırdığı bu düsturlar yanında, savaş tekniklerinin de tam bir ustasıydı. Düşmanlarının siyâsî, iktisâdî ve askerî zayıflıklarını iyi bilir ve bunlardan istifâde ederdi. Bir sefere girişmeden önce, düşman ülkeye câsuslar göndererek, onları içten zayıflatmaya çalışırdı. Savaş esnâsında başarıya ulaşmak için hareketlilik ve şaşırtmaca gibi pek çok harp hilesine başvururdu.

Böylece her türlü maddî ve mânevî hasletlere sâhip olan Timur Han, Türk târihinin ender yetiştirdiği devlet adamlarından biridir. Bugün bâzı yazarlar devrin sosyal, kültürel ve siyâsî cephesi üzerinde hiç durmadan, onun Altınordu ve Anadolu seferlerini bahâne ederek, bu büyük hâkana akıl almaz iftirâ ve karalamalarda bulunmaktadırlar. Bilhassa İslâmiyetten ayrı bir Türkçülük düşünenler, bu tarz hissî yorumlara girmektedirler.

Oysa; “Biz ki, Mülûk-ı Tûrân, Emîr-i Türkistânız!”, “Biz ki Türkoğlu Türküz!”, “‘Biz ki milletlerin en kadîmi ve en ulusu Türkün başbuğuyuz!” diyen Timur Han, Türk için, İslâmiyetin ne demek olduğunu da, bugünkü Türkçülere bundan 600 yıl önce şöyle söylemektedir:

“Tecrübe bana gösterdi ki, din ve yasalar üzerine kurulmayan bir devlet, uzun zaman yaşayamaz. Böyle devlet, çırılçıplak olup kendisini gören herkese karşı gözlerini yere dikmiş ve herkesin yanında saygı ve değerini yitirmiş adama benzer. Bu durumda böyle devlet, tavanı, kapısı, avlu duvarları olmayan ve her önüne gelenin içine daldığı eve benzetilebilir. Bunun içindir ki, ben devletimin çatısını, İslâmiyet üzerine kurdum. Devletimi idâre için yasalar düzenledim. Bu yasalar uygulandığı sürece, onlara aykırı hareket etmekten sakındım.”

Değişik KaynakLardan aLıntıLar içerir.

Popularity: 3% [?]

OSMANLI TOKADI MI LAZIM ?

Tarihte Atinalılar yüzünden maruz kaldığı hakaretleri unutmamak için, masaya her oturduğunda birinin gelip kulağına, ‘’Efendim, Atinalıları hatırlayın!’’ demesini emreden II-Darius, günümüzde devleti idare eden erklere 2400 yıl evvel önemli bir nasihat bırakmıştır bu hatıratı ile.

Tarihsel geçmişimizde milli devlet kuran biz Türkler, her defasında düşmanlarımızın isimlerini unuttuk, unuttukça da ihanet çemberi içerisinde gark olduk.

Selçuklu öncesi, Bilge Kaan’ın nasihatini göz ardı ettik, güzel çekik gözlü Çin’li Huriler ve İpek kumaşlar ile milletin, hem kaderini hem de kendini değişti yönetenler.

Daha sonra Selçuklu Devleti ve  Anadolu’ya göç ettik. Nizam ve Alem dedik, aslı unuttuk, Vezir Nizamülmülk ile Bağdat ta Türkçe’yi Farsça ile değiştirdik.

İyi Halt Ettik…!

Karamanoğlu Mehmet Bey’in buruğunu unuttuk, ne Kaşgarlı Mahmut’u, ne de Yusuf Has Hacib’i tanıdık.

Mevlana o vakitler Acemce (Farsça) yazdı buyurdu, şükür ki, Türkmen Kocası Yunus EMRE feryadı duydu, imdada yetişti yine ucundan sıyırdık, dizelerde nasihatler verdi, kaçı aklımızda  yine unuttuk-unutuyoruz.

Gazi ve Ahi Baba Şeyh Edebali, Otman Bey’e (Osman Bey) nasihat etti dualar ile, Gazi Osman Bey tuttu nasihati.Lakin Bizans entrika ve Helen Hurileri yine aklını aldı devleti yönetenlerin.

Unuttuk, Gazi Ahi Baba Şeyh Edebali’nin nasihatlerini.

Nasihat tanımaz yakın zaman atalarımızın başında devleti idare eden zerzevat yöneticiler, Yaşlı İmparatorluk Osmanlının ve dolayısı ile Türk Milletinin boynuna ilmek geçirdi.

19 asrın başında boynunda ip bulunan, asılmakta olan ecdadın sehpasını düşman tam tekmelerken, yetişti bir evlat.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.

Ülkeyi yönetenlerin ata nasihatı dinlemediği erkler yüzünden, yediği kazıkların toplamı diz boyu olan Türk Milleti, ATATÜRK’e teslim etti kaderini.

Son bir şans vardı kapıda özgürlük ve bağımsızlık, kalvinizm zihniyetine teslim olmayacaktı.

Gençliğe nasihat etti ATATÜRK, ‘’ Ne Mutlu Türküm Diyene’’ dedi.

Unuttuk nasihatleri,…

Hatırlattı Millet her seferinde ilahi bir terennümle fısıldayarak kulağına idarecilerin, düşmanın adını.

Lakin anlamıyor bu zerzevatlar ne dostunu ne düşmanını.

Sanırın ata yadigarı ‘’Osmanlı Tokadı’’ kaldı, enseye indimi herhalde gelirler kendilerine….Titrerler mi ne dersiniz ?

Saygıyla

Emrah BEKCİ

Araştırmacı Yazar

Popularity: 2% [?]

Kurtuluş Savaşında küçük bir DEV: Ali Şamil

Ali Şamil

Kurtuluş Savaşı’na katılan her kahramanının kendine özgü bir hikayesi vardır. Ancak Ali Şamil Güler’in öyküsü, kuşkusuz en ilginçlerinden biridir.

Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yılları… Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, Doğu Cephesi’ni teftişe gittiğinde, kendisine sadece 110 cm boyu olan Ahlatlı bir genç “hediye” edilir. Ali Şamil’in işi artık İstanbul’daki sarayda Enver Paşa ile eşi Naciye Sultan’ı eğlendirmektir.

Birinci Dünya Savaşı’nda işler tersine gidince, Enver Paşa alelacele İstanbul’dan ayrılır. Birdenbire “efendisiz” kalan Ali Şamil, bu kez Padişah Vahdettin’in kızı Ulviye Sultan’ın sarayına alınır. Ali Şamil burada kırmızı sırmalı elbisesi ve heybetli, ipekli sarığı ile ortalıkta dolaşmakta Sultan’ı eğlendirmeye çalışmaktadır.

Ali Şamil, diğer saray soytarılarına benzememektedir. Hazırcevap ve nüktedanlığıyla kısa zamanda herkese kendisini sevdirmiştir. Ancak bütün şakacılığına rağmen Ali Şamil, kısa boyuna bakarak onunla alay etmeye kalkanları, birkaç dakika içinde ağızlarını açtıklarına pişman edecek bir yapıya da sahiptir.

Ulviye Sultan’ın eşi, Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın oğlu olan İsmail Hakkı Bey, Ali Şamil’i çok sevmektedir. Kurmay yüzbaşı olan İsmail Hakkı Bey ile Ali Şamil arasındaki iddialı tavla partileri meşhurdur.

Ali Şamil’in saray günleri heyecanlı tavla partileriyle geçerken, Anadolu’da Milli Mücadele hareketi başlar. Bütün vatanseverler, İstiklal Savaşı’na katılmak için hazırlıklara başlar.
Padişahın damadı olan İsmail Hakkı Bey de Balkan ve 1. Dünya Savaşlarına iştirak etmiş mert bir subaydır. Eşi Ulvive Sultan’la bir geçimsizliği bahane ederek Anadolu’ya geçmek için gizlice hazırlık yapar. Bu işi herkesten sakladığı halde, Ali Şamil’den gizleyemez. (Soldaki fotoğrafta saraydan kaçarak İstiklal Savaşı’na katılan, Padişah Vahdettin’in damadı İsmail Hakkı Okday…)

Ali Şamil’in küçücük göğsünde kocaman bir aslan kalbi çarpıyordu. O da bu kutsal savaşa katılmak için can atıyordu. İsmail Hakkı Bey kendisini yanında götürmek istemeyince Ali Şamil müthiş bir tehdit savurur: “Ya beni de götürürsün, ya da her şeyi Sultan’a anlatırım…”

Böylelikle Damat İsmail Hakkı Bey ve Şamil, sarayın kuş tüyü yataklarını bırakarak üç yıl sürecek meşakkatli bir çadır hayatına doğru ilk adımlarını attılar. Sadrazam Tevfik Paşa’nın başyaveri Albay Hüseyin Hüsnü de kendilerine katılmıştı.

Sahte hüviyet ve köylü elbiseleriyle İngilizlerin kontrolünü aşarlar ve Adapazarı’na ulaşırlar. Bu ikilinin yolculuk haberi, Mustafa Kemal’e kadar gelir. Başkomutan, Ankara’ya getirilmelerini ister. İkili Ankara’ya vardıkları günün akşamı Kurmay Yüzbaşı Çopur Neşet’in evinde Mustafa Kemal’le karşılaşır.

Padişahın Damadı İsmail Hakkı Bey

O gece, Ali Şamil için hayatının en unutulmaz gecesidir. Mustafa Kemal misafirleriyle sohbet ederken, Ali Şamil’le kadeh de tokuşturur.

İsmail Hakkı Bey, Kurtuluş Savaşı için kendisine verilen büro işini reddedip cepheye koşunca, Ali Şamil’e de büyük işler düşer… Kendisine bir er elbisesi bulur; bunu boyuna göre yaptırıp, büyük de bir kalpak edinir. Artık hayatı, atlı araba üzerinde, eşyalar arasında cepheden cepheye düşman peşinde dolaşmakla geçer…

Saray hayatının konforlu yaşamını terkedip, Kurtuluş Savaşı’nın meşakkatli mücadelesine girişen bu “Aslan yürekli cüce”, yaşamının daha sonraki yıllarını kışın Ankara, yazın ise İzmir’de geçirdi. İki kez evlenip boşandı. 1973 yılında 75 yaşında ve sağlıklı olduğunu bildiğimiz Ali Şamil’in daha sonraki yılları ve ölümüne ilişkin elimizde maalesef herhangi bir bilgi yok… (1973 tarihli yukarıdaki fotoğrafta, Ali Şamil Güler, bakımını üstlenen yeğeni Saliha Yaltı ile Ankara’daki evinde görülüyor.)

Yeğeni Saliha Yaltı ile birlikte Ali Şamil

Alıntı:

http://www.turknostalji.com/haber/aslan-yurekli-cuce-445.html

Popularity: 5% [?]

Zaman Bitti….!

Türkiye’nin dış siyasetinin ‘’Stratejik traji vahim Derinlik’’ kazanması  ile birlikte, Ortadoğu da değişen dengelerin olumsuz yansımaları, ülke içerisindeki terör örgütlerinin taşeron olarak kullanıp. Türkiye çerisinde kaosun ve mevcut iktidarın güçsüzleştirilmesi, vatandaşın hafızasında, güvensiz bir devlet yapısının oluşmasına neden olmaktadır. 

Ülkemiz dış siyasetine endeksli olarak, değişim gösteren yönetimler ve sermaye uzantıları, değişime destek veren, hükümeti ve hükümetin icra kuvveti devlet kurumlarına karşı eylem yaptırmak için, ülke içerisindeki illegal silahlı örgütleri desteklemektedirler.

Ülkemizde, illegal örgütlerin silahlı eylemlerinin olmadan, meydana gelmeden, terör eylemi yapılanmalarının daha düşünsel aşamada, bilinmesini sağlayıp, operasyonel faaliyetle bertaraf etmekle görevli olan kurumlar, haber alma (İstihbarat) kurumlarıdır. 

Bir ülke düşünün ki, terör olayları vuku bulduktan sonra, failleri kim, nerede, nasıl yapmışlar diye, iş işten geçtikten sonra araştırma yapan birimlerin çoğunlukta olduğu.

Böyle bir çalışma ancak ve ancak komplo teorilerinin masa başında haritalar ile üretildiği, olasılık hesaplarının bolca hafızada olduğu, alan çalışması yerine, teknolojik takiple yetinildiği, kayıpların gün geçtikçe arttığı-artmasına vesile olunduğu, işin başında ehillerin olmadığını gösteren bir tablodan öte değildir. 

Devletlerin haber alma örgütlerinin çalışma prensibi, ülke içerisinde bulunan vatandaşlarının, etnolojik-kültürel-sosyolojik-ekonomik-inanç ve örf adetlerine göre, toplumun hücrelerine kadar nüfus edip, rüzgardan titreyen bir yapraktan dahi haberi olan ve somut değerlendirmeler yapan, iletişim biliminin gerekliliğini harfiyen uygulayan, millet ile bütünleşerek çalışan kurum ve kurum elemanlarıdır. 

Milletin fertlerinin güvenmediği devlet yapılanmalarında, alınan istihbaratlar aksayacak, istihbarat elde etmek için kurum ve kurum yetkilileri paraya ağırlık verecek, parayla satın aldıkları bilgileri, alan çalışmaları ile sorgulamadan, gerçek bilgilermiş gibi yetkili karar alıcılara servis edip, gereksiz yere devletin zamanını harcayarak, milletin güvenliğini tehlikeye düşüreceklerdir. 

Hal böyle olunca, istihbaratı alan kurum ve kurum yetkilileri, devlet tarafından alınan tedbirleri haber kaynaklarının yönlendirmesi ile şekillendirip, asıl eylemin yapılacağı alanı göremeyeceklerdir. Kısacası Avcı yerine av olacaklardır. 

Ülkemizde, haber alma kurumlarında görevli personel, son günlerde yaşanan hadiselerin işaret ettiğine göre, vazifelerini tam manası ile yapamamakta, devletimizin güvenlik güçleri ile vatandaşlarımızdan kayıplar vermekteyiz. Bu konuya ülke yönetimdeki idareci kesimlerin derhal el atması acilen gerekmektedir. 

Bir diğer konu,Türkiye ile en uzun sınırları bulunan Suriye devleti yönetimi, Türk Siyasetinin Suriye’nin yönetimsel değişiminin her alanda değişmesi gerektiğini dillendirip, uluslar arası düzeyde kamu oyu oluşturulması neticesi ile, Esad rejimi yıllardır koynun beslediği terör örgütünü her türlü destekleyip, Türkiye içerisinde kaos güvensizlik, ‘’düşmanımın düşmanı dostumdur’’ anlayışı ile, büyük darbeler yiyen örgütü uluslar arası düzeyde maddi ve silahlı olarak desteklediği artık apaçık ortadadır. 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetkileri,  ülke içerisindeki devlete olan güvenin daha pekiştirilmesi, asker ve güvenlik kuvvetlerimizin morallerinin daha iyi olması için, zaman kaybetmeden en kısa zamanda, Irak’ın Kuzeyi ve Suriye’ye ‘’HANÇER’’ gibi girip, Türk Devletinin şefkatini ve sevgisini bu coğrafyada tesis etmeli, uluslar arası alanda da düşmanlara görsel bir şekilde endişe sevk edip, Türkiye İle içerde ve dışarıda uğraşanların hadlerini bilmesi gerektiği mesajını fikirlerine kazımalıdır. 

Türkiye’nin Adil ve Milli güçleri, Irak’ın Kuzeyi ve Suriye’ye, Kardeşliği ve barışı tesis için ivedi bir şekilde girmeli. 

Hedef; Irak’ın Kuzeyi ve Suriye…! 

Emrah BEKCİ

Araştırmacı Yazar

Popularity: 2% [?]

HİERAPOLİS’TE TÜRKLER VARDI

Hierapolis’te Bir Türk Damgası

Bu yazımızda Hierapolis’teki mevcut Kibele tapınağında bulduğumuz “EM-AM” Türk damgasını sizlere tanıtacağız. Bu Türk damgasını tanıtmadan önce Hierapolis ve ana tanrıça Kibele hakkında kısa ve öz bir bilgi vererek yazımıza başlayalım.

Bugünkü adıyla Pamukkale olarak bilinen Hierapolis Denizli ilinin 18 km kuzeyinde yer alan antik bir kenttir. Kaynaklara göre kent, M.Ö. 190 yılında Bergama kralı II. Eumenes tarafından kurulmuştur. M.Ö. II. Yüzyılda Roma egemenliğine giren Hierapolis, daha sonra Bizans döneminde de merkezi önemini korumuştur. M.S. 80’li yıllarda Hz. İsa’nın havarilerinden olan, Aziz Philippus’un burada öldürülmesi olayı, Hıristiyanlar için kenti daha da kutsal hale getirmiştir. Herapolis’in XII. yüzyılda Türklerin egemenliğine geçtiği söylenmektedir.

Kentin adını, Bergama’nın kurucusu Telephos’un karısı Amazonlar kraliçesi Hiera’dan aldığı bilinmektedir. Hierapolis’in bünyesinde birçok tapınak ve dinsel yapı barındırması onun “kutsal kent” olarak anılmasına yol açmıştır. Arkeoloji literatüründe Hierapolis’in bu şekilde anılmasında şüphesiz ana tanrıça Kibele tapınağının bulunması da mühim bir rol oynamıştır diyebiliriz. Bazı kaynaklar Hierapolis’in bir Frigya kenti olduğunu ileri sürerler.

Ana tanrıça Kibele, Anadolu’daki birçok halk için bereketi, bolluğu, verimliliği, çoğalmayı simgelemektedir. Taşıdığı bu nitelikleri ile ana tanrıça Kibele aslında toprağın ana simgesidir. Kibele sadece toprağın değil, yırtıcı hayvanların koruyucusu ve vahşi doğanın da simgesi konumundadır. Toprak, doğanın kendini bitimsiz olarak yenilemesinde nasıl ki rol oynuyorsa anaerkil toplum düzeninin egemen olduğu kültürlerde de erkek değil, bilakis kadın; üremenin ve çoğalmanın asıl kaynağı olarak kabul görmüştür. Bu kabul, zaman içerisinde özellikle Batı toplum düşüncesinde kadının doğa ile erkeğin de kültür ile özdeşleştirilmesi anlayışını beraberinde getirmiştir.

Kibele inanç kültürünün ilk hangi uygarlığa ait olduğu hususunda farklı görüşler mevcuttur. Bazı kaynaklara göre Kibele’nin ana tanrıça olarak tarih sahnesinde yer alması Frig dönemine denk gelmektedir. Bazı kaynaklar ise Kibele’nin esasta Sümerlerin tanrıçası olduğu ve daha sonra buradan Anadolu’ya geçtiği yönünde farklı görüşler ileri sürmektedir. Bununla ilgili bir diğer tartışma ise geç Hititlerdeki Kubaba adlı tanrıçanın Friglerin tanrıçası Kibele (Kubileya) ile aynı olup olmadığı hakkındadır. Avrupa merkezli siyasal düşüncede her ne kadar bir mitolojik öğe olarak Kibele, Grek kültürüne mal edilse de aslında Kibele’nin Grek kültürüne geçişi sonraki tarihlerde mümkün olacaktır. Bununla ilgili mitolojik öyküye göre Kibele, Tanrı Zeus’u Girit’te doğuracaktır. Bazı mitolojik öykülerde ise Zeus’un Kadmos (Honaz) Dağı’nda doğduğuna dair bilgilere rastlanmaktadır.

Hierapolis’teki mevcut Kibele tapınağında bulduğumuz kazılı “EM-AM” damgası bir Türk damgası olarak bilinmektedir. Damgalar, yazılı tarih öncesi bir kimlik ifadesinin ve bir varoluşsal mücadelenin sembolik anlatımıdır. Bir anlamlandırma sistemi olarak damgalar, bir toplumun kendi kendisi hakkındaki bilincini temsil etmektedir. Bu yönüyle damgalar, sadece toplum için değil, bireyin evreni sosyo-kültürel açıdan da yeniden anlamlı kılmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu nitelikleri ile damgalar, Türk toplulukları için adeta bilişsel bir rehber işlevini görmüşlerdir. Damgalar, yazılı tarih öncesi Türk sözlü tarihinin temel sembolik basamaklarıdır. Bilimsel açıdan bir sembolün-simgenin algılanması ve yorumlanması, tarihsel ve toplumsal olarak ele alınmayı gerektirir. Yalnızca kutsal olanı değil, yaşamın tüm yönlerini kucaklayabilme yönlerinden dolayı damgalar, toplum ve zaman değişimi açısından da elbette ele alınmayı gerektirir. Damgaların bilimsel açıdan yorumlanması ve farklı kültürlerde geçirdiği anlam değişimi, bu yazının sınırlarını aşan derinlikte olup disiplinlerüstü bilimsel çalışmaları gerektirecek boyuttadır.

Kibele tapınağında bulduğumuz kazılı “EM-AM” damgası kadim Türk abecesinde yer almaktadır. Hem sesli hem de sessiz damgalarla kullanılabilen ve bize doğrudan “EM-AM” sesi veren bu damgamızın fotoğrafta gördüğünüz Anadolu varyantı, genelde “Kuzey Kafkasya ve Volga” yakınlarında sıkça “Yenisey ve “Orkun” bölgelerinde ise daha az kullanılan şeklidir. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi bir yazı değil de tek bir damga olarak kullanılması, bunun “bir boya ya da sülaleye” ait olduğu izlenimini verdiği gibi aynı zamanda ana Tanrıça Kibele’nin Türk abecesinde sembolik bir anlatımını da ifade etmektedir. Yukarıda belirttiğimiz gibi ana tanrıça Kibele, dişiliği ve doğurganlığı da temsil etmektedir. Her ne kadar bu damganın kökeni hakkında bilimsel doyuruculuğu olan ayrıntılı incelemeler yapılmamış olsa da eldeki mevcut çalışmalar doğrultusunda şu bilgileri verebiliriz: Türklerde Kıpçak ve Oğuzlarda kadının dişilik organına “EM” denilmektedir. “UM-AY” ise hem “doğum ve bereketin” sembolü hem de “yakın zamanlarda doğan çocuğun eşi-sonu” (Kaşgarlı Mahmud – Dîvânu Lugâti’t-Türk) olarak da adlandırılmıştır. “EM”, “EMME”, “EMİK”, “MEME” gibi kadınlığı işaret eden sözcükler de bu kökenin doğrudan “kadın, doğum, bereket” ile ilgisi olduğunu göstermektedir. Damganın şekilsel betimlemesinde kadının dişilik organını hatta daha genel anlamıyla ana rahmini ve doğumu simgelediği anlaşılmaktadır. Bu yönüyle bu damga, Türklerin yaratılışı nasıl anlamlandırdığı ve yorumladığı konusunda da ayrıca bilimsel tartışmaları gerekli kılmaktadır. Genel olarak Türkler yaratılışı ve çoğalmayı, bazı kültürlerde ve inanç kalıplarında olduğu gibi heykeller ve kabartmalarla değil, damgalar aracılığıyla anlatmak ve yorumlamak tercihinde bulunmuşlardır. Özetle Türkler, görsel anlatımlarla değil, kazılı damgalarla daha soyut bir sembolik anlatımla varoluşu anlama ve yorumlama çabası içerisinde olmuşlardır diyebiliriz.

Uzun yıllar dağlarda yaşayan ve geçimini hayvan otlatmakla sağlayan Frig halkı için Kibele (Kubileya)’nin taşıdığı anlam ile aynı koşullar altında bozkır kültüründe bir uygarlığa imza atan ve bu uygarlığın bütün izlerini bitimsiz fetih ruhuyla dünya kıtalarına salan Türklerin bu “EM-AM” damgasının içerdiği anlamın örtüşmesi hayli ilgi çekicidir. Hierapolis’teki Kibele tapınağında kazılı bulduğumuz “EM-AM”, Türk damgasının ne zaman hangi tarihte bu tapınak üzerine kazınmış olacağı ayrıca bir tartışma konusudur. Millatan önceki yüzyıllarda birçok topluluk için bir ana tanrıça olarak kabul edilen bu tapınağa Türkler niçin bu damgayı kazımak ihtiyacını duymuşlardır? Aktardığımız anlamı ile damganın buraya kazınması, tanrıçanın “Türkçe” yeniden anlamlandırılması eyleminin de ötesinde bu bölgenin Türk egemenliğinde oluşunu ifade etmekte midir? Nihayetinde yukarıda bahsettiğimiz gibi bu damga, Türk varoluşunun özünü de temsil etmektedir. Bu sorular elbette Türklerin Anadolu’ya aslında “bize öğretilmiş” tarihin daha da öncesinde gelmiş oldukları tezini göz önünde bulundurmayı gerekli kılmaktadır. Yıllardır ideolojikleştirmiş bilimin bize gülümseyerek ezberlettiği Anadolu’ya dair Roma ya da Grek tezinin artık etik-bilimsel veriler ışığında Türk bilim insanları tarafından ele alınması gereğini hatırlatmak isteriz, daha da gecikmeden… Çünkü geleceğin tarihi, geçmişin izlerindedir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Popularity: 4% [?]

 Page 12 of 26  « First  ... « 10  11  12  13  14 » ...  Last » 

BİLGİ PAYLAŞTIKÇA DEĞERLENİR

 

Mart 2015
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Şub    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

ilgi sıralamasında ilk 100

  1. 100% Osmanlı İmparatorluğu dönemi haritası 1299-1920 VE OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN YERİNE KURULAN 64 ÜLKE
  2. 51% TÜRKİYE'YE YERLEŞMİŞ OLAN 24 OĞUZ BOYU
  3. 41% İspanya Müslüman tarihi, Tarık Bin Ziyad (689-720), Endülüs Emevi Devleti (756-1492)
  4. 31% Kayı Boyu (IYI)
  5. 23% OSMANLI AŞİRET KAYITLARI
  6. 22% GÖKTÜRKLER (M.S. 552-M.S. 744) ve Asya coğrafyasındaki antik gök bilimi belgeleri.
  7. 21% Hezarfen Ahmet Çelebi, (d. 1609 – ö. 1640)
  8. 20% BÜYÜK HUN İMPARATORLUĞU (MÖ400)
  9. 20% HZ. MUHAMMED (571-632) MÜSLÜMANLARIN PEYGAMBERİ
  10. 19% TÜRK DÜNYASINDA BOY GENLERİ TAMGALAR-Taşınan Bilim-Kültür Genleri-Antik Boy’lar Tamgaları
  11. 19% BAĞDAT PAKTI-24 Şubat 1955, CENTO (Central Treaty Organization - Merkezi Antlaşma Teşkilatı)
  12. 19% ATATÜRKÜN SAVAŞTIĞI dünyanın ilk savaş uçağı kullanıldığı (1912) TRABLUSGARP SAVAŞI
  13. 18% Karamanoğlu Beyliği.(1256-1487) ülkesindeki resmi dili Türkçe yapan beylik.
  14. 18% 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılışı "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı"
  15. 17% Harezmi (780-850) dokuzuncu yüzyılda yetişen cebir alanında ilk defa eser yazan Müslüman-Türk matematik, coğrafya ve astronomi alimi.
  16. 16% Halife'ler sıralaması.
  17. 16% 19 Mayıs 1919 "Türklerin Millî Mücadele tarihi" başlangıcı
  18. 15% KARTAL ve KANATLARI-GÖKLERDEKİ HAKİMİYET- GÜÇ GÖSTERGESİ OLARAK TARİHTEKİ TÜRK TAMGASI
  19. 15% BEYAZ TÜRKLER....Deşti Kıpçak-Kuman Türkleri ve Kuman kitabı (Mö1000)
  20. 15% Kervan yolları korumalı konaklama yerleri "İPEKYOLU KERVANSARAYLARI" hanlar
  21. 14% MEMLÜKLER-KÖLEMENLER-(KÖLE TÜRKLER)’İN “TÜRK İSLAM DÜNYASINDAKİ GÖREVLERİ” (673-1811)
  22. 14% AMERİKA’DAKİ “TÜRK BEYİN GURBETÇİLERİ”
  23. 14% 1826 yed-i vahid (tekel) sistemi
  24. 14% 115 yıl yaşıyan Hun Türkleri ve ..Çin, Pakistan, Hindistan arasında Ay-Yıldız bayraklı bir Türk Hun devleti-THUN-HUNZA
  25. 14% Bulgaristan Tarihi, Traklar (MÖ400), Han Asparuh (668-700).
  26. 14% BOLAYIR COĞRAFYASI VE TÜRK TARİHİNDEKİ YERİ
  27. 13% 30 AĞUSTOS Zafer Bayramı (1922)
  28. 13% Mehmet Cengiz Öz (MEHMET ÖZ) 1960
  29. 13% DÜNYA KÖLELİK TARİHİ Zaman Çizelgesi
  30. 12% TÜRK BOYLARI
  31. 12% Türk boyları
  32. 12% MÜSLÜMAN BİLİMCİLER TARİH SIRALAMASI
  33. 12% Orhun Alfabesi çevrimi-Dr.Yusuf Alper Kılıç
  34. 12% ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ (1077)
  35. 12% “Türk lügatını yazan TÜRK -KAŞGARLI MAHMUT” (1008 – 1075) DİVANI LÜGAT İ TÜRK
  36. 11% AMERİKA!YI KEŞFEDEN MÜSLÜMAN VE TÜRK KAŞİFLER (1291-1554)
  37. 11% BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ KOMUTANI BEKÇİOĞLU EMİR AFŞİN
  38. 11% 1228-BİR DESTANIN SANATI- Nakşı bukalemun - DİVRİĞİ ŞİFAHANESİ VE ULU CAMİ "bir Bilim-bir Tarih-bir Şaheser-bir Gönül-bir İnanç" VE BİR ALTIN MİRAS
  39. 11% ÇİN SEDDİ (M.Ö.403 M.Ö.221),
  40. 11% AHAL TEKE TÜRK ATLARI VE DÜNYADA AT BAKALIĞI OLAN TEK ÜLKE "TÜRKMENİSTAN HER YIL AT BAYRAMI KUTLUYOR"
  41. 11% MOĞOLİSTANDA KAZILARDA YENİ BULUNAN ESERLER ANTİK TÜRK DÜNYASINA IŞIK TUTUYOR
  42. 11% AMERİKA ASYA ARASI (KITALARARASI MESAFE) NEDİR?
  43. 11% HAZAR TÜRKLERİ (Musevi Hazar topluluğu)
  44. 10% ŞAMAN DAVULU-GÜNÜMÜZE KADAR GELEN ANTİK (ÖNTÜRK) TÜRK TAMGALARI
  45. 10% ÇİMPE KALESİ-OSMANLILARIN AVRUPAYA İLK GEÇİŞİ-1352
  46. 10% SURİYE TÜRKMENLERİ VE TERK EDİLMİŞLİK KADERİ
  47. 10% SERVET SOMUNCUOĞLU
  48. 10% Taşlarda "Yazı Belgeler" ORHUN ANITLARI ( Tonyukuk 716, Köl Tigin (Kültigin) 732, Bilge Kağan 735 )
  49. 10% TUAREG'LER TÜRK MÜ?, Güney Akdeniz (Kuzey Afrika) Kültürü-South Mediterranean Culture
  50. 10% DOĞU ROMA İMPARATORLUĞU (330 – 1453)
  51. 10% Uluğ Bey (d. 1393 - ö. 1449)
  52. 10% HASAN BÜLENT PAKSOY- Orta Asya Bilimcisi
  53. 10% İSVİÇRE HUN VADİSİ - ÇİN SİCHUAN-TÜRKMENİSTAN NOHUR - SEKELİSTAN HUN - TÜRKİYE DENİZLİ KÜLTÜR BAĞI; DENİZLİ ARDIÇ MEZAR BAŞLIKLARI
  54. 10% Suriye Türkmenleri ve yaşadığı yerler
  55. 10% TÜRK TARİHİ Zaman Çizelgesi
  56. 10% Karahanlılarda Türkçe İslam ve Türkçe İlk Kur'an
  57. 9% AVRUPA HUNLARI SEKELLER
  58. 9% BARAK TÜRKMENLERİ
  59. 9% KURULUŞUN TEMELİ ZAFER VE TÜRKİYEDE 30 AĞUSTOS SAVAŞ HARAKETİ ŞANLI TARİHİ
  60. 9% Çin tarihi
  61. 9% Türklerde kültür örneği,İzol Aşireti ve yerleştiği Köyleri
  62. 9% Haluk Tarcan (1931- )
  63. 9% KURTULUŞ SAVAŞINDA BİR (AMAZON) KADIN SAVAŞÇI TÜRK - "İstiklâl Harbi akıncısı” KARA FATMA “Üsteğmenlik maaşımı Kızılay’a terkettim” -....1955
  64. 9% SÜMERLER (M.Ö. 3500 – M.Ö. 2000) Runik yazıdan Çivi yazısına “tarihte kullanılan ilk digital yazı”mı?
  65. 9% ANTİK TARİHTEN BU YANA GÖK BİLİM ÇALIŞMALARI VE TÜRKLERDEKİ GÖK BİLİM KÜLTÜRÜ - AY YILDIZ TAMGASI
  66. 9% Aytunç ALTINDAL
  67. 9% 1453-İSTANBULUN FETHİ, BİR DEVİR NASIL DEĞİŞTİ.
  68. 9% Kurt Sosyal Hayatı ve TÜRKLER'DE "KURT TAMGASI"
  69. 9% A.Burhan Ersan " Sanatın gerekliliği ve Ebru"
  70. 9% ERDOĞAN ASLIYÜCE -Bir Tarih Hazinesi
  71. 9% ALİ AKIŞ -1918
  72. 9% GELECEĞİN ENERJİSİ GÜNEŞ VE paylaşılamayan çöllerde GELECEĞİN SAVAŞLARI “”"ÇÖL SAVAŞLARI”"”
  73. 9% ANTİK TÜRK TAMGASI BULGARİSTAN TÜRKİYE AZERBAYCAN VE KORE TARİHİNİ AYDINLATTI
  74. 9% İmam Maturidi (Semerkant 852-944 )
  75. 8% VİNÇA - TURDAŞ SEMBOLLERİ (VİNÇA - TURDAŞ KÜLTÜRÜ 3)
  76. 8% Yemen buluntuları “BİLKİS” bilge ? yazıtları(MÖ1000)
  77. 8% TURAN YAZGAN
  78. 8% “YAŞAYAN TARİH-DİL BİLİMCİMİZ” önTürk araştırmacısı KAZIM MİRŞAN
  79. 8% Osmanlı Rumeli İstihbarat Teşkilatı Martoloslar
  80. 8% Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları (1683-1699)
  81. 8% TÜRK TARİHİNDE TOY VE YAĞMA TOYU
  82. 8% (1700-1800) yılları TÜRK TARİHİ olayları
  83. 8% ibn HALDUN” (1332-1406) Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”
  84. 8% Memun, 832’de Beytü’l-Hikme (Bilgelik Evi) adlı bir akademi kurdu. Burada Yunanca, Süryanice, Farsça ve Sanskritçe yapıtlar Arapça’ya çevrildi
  85. 8% Kimmerler ( c. M.Ö. 1200)
  86. 8% SURİYE TÜRKMENLERİ
  87. 8% KÖSEDAĞ SAVAŞI 1242
  88. 8% TRAKYENLER, ANTİK TÜRKİYENLER
  89. 8% Tablet Belgeler NAACAL TABLETLERİ (15.000 yıl)
  90. 7% Manastır Askerî İdadisi 1912
  91. 7% Orkun (Orkney) adaları “antik runik-ORHUN (Kök Türk) yazıtları”.
  92. 7% 1402 ANKARA-BEYAZIT VE TİMUR KARDEŞLERİN YAZIŞMALARI
  93. 7% METE HAN (MÖ 209-714)
  94. 7% Osmanlı İmparatorluğunda Avrupa’ya tanınan mali imtiyazlar, – “OSMANLI MALİYESİNDE AVRUPANIN KONTROLU” VE OSMANLIDA BANKACILIK TARİHİ .
  95. 7% Babür İmparatorluğu (1526–1858) Hindistan da Türk’ler Şah Cihan (d. 5 Ocak 1592 – ö. 22 Ocak 1666)
  96. 7% KOLONİLER-KÖLE ÜLKELER TARİHİ
  97. 7% İNANÇLARIN YÖNETİM VE EKONOMİ BİRLİĞİ-YÖNETİM VE EKONOMİ BİRLİĞİ İNANCI, GLOBAL BİRLİKTELİK VE KUTSAL İTTİFAKLAR-HAÇLI SAVAŞLARI (1096-1270)
  98. 7% LÜBNAN TÜRKLERİ
  99. 7% Urmu teorisi
  100. 7% DÜNYA TÜRKLERİ


wp_footer() class="snap_shots