TÜRK BİLİMİ TÜRK DÜNYASI Türk dünyasının bilim yayını

‘Z-Genel’ Articles

OSMANLI TOKADI MI LAZIM ?

Tarihte Atinalılar yüzünden maruz kaldığı hakaretleri unutmamak için, masaya her oturduğunda birinin gelip kulağına, ‘’Efendim, Atinalıları hatırlayın!’’ demesini emreden II-Darius, günümüzde devleti idare eden erklere 2400 yıl evvel önemli bir nasihat bırakmıştır bu hatıratı ile.

Tarihsel geçmişimizde milli devlet kuran biz Türkler, her defasında düşmanlarımızın isimlerini unuttuk, unuttukça da ihanet çemberi içerisinde gark olduk.

Selçuklu öncesi, Bilge Kaan’ın nasihatini göz ardı ettik, güzel çekik gözlü Çin’li Huriler ve İpek kumaşlar ile milletin, hem kaderini hem de kendini değişti yönetenler.

Daha sonra Selçuklu Devleti ve  Anadolu’ya göç ettik. Nizam ve Alem dedik, aslı unuttuk, Vezir Nizamülmülk ile Bağdat ta Türkçe’yi Farsça ile değiştirdik.

İyi Halt Ettik…!

Karamanoğlu Mehmet Bey’in buruğunu unuttuk, ne Kaşgarlı Mahmut’u, ne de Yusuf Has Hacib’i tanıdık.

Mevlana o vakitler Acemce (Farsça) yazdı buyurdu, şükür ki, Türkmen Kocası Yunus EMRE feryadı duydu, imdada yetişti yine ucundan sıyırdık, dizelerde nasihatler verdi, kaçı aklımızda  yine unuttuk-unutuyoruz.

Gazi ve Ahi Baba Şeyh Edebali, Otman Bey’e (Osman Bey) nasihat etti dualar ile, Gazi Osman Bey tuttu nasihati.Lakin Bizans entrika ve Helen Hurileri yine aklını aldı devleti yönetenlerin.

Unuttuk, Gazi Ahi Baba Şeyh Edebali’nin nasihatlerini.

Nasihat tanımaz yakın zaman atalarımızın başında devleti idare eden zerzevat yöneticiler, Yaşlı İmparatorluk Osmanlının ve dolayısı ile Türk Milletinin boynuna ilmek geçirdi.

19 asrın başında boynunda ip bulunan, asılmakta olan ecdadın sehpasını düşman tam tekmelerken, yetişti bir evlat.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.

Ülkeyi yönetenlerin ata nasihatı dinlemediği erkler yüzünden, yediği kazıkların toplamı diz boyu olan Türk Milleti, ATATÜRK’e teslim etti kaderini.

Son bir şans vardı kapıda özgürlük ve bağımsızlık, kalvinizm zihniyetine teslim olmayacaktı.

Gençliğe nasihat etti ATATÜRK, ‘’ Ne Mutlu Türküm Diyene’’ dedi.

Unuttuk nasihatleri,…

Hatırlattı Millet her seferinde ilahi bir terennümle fısıldayarak kulağına idarecilerin, düşmanın adını.

Lakin anlamıyor bu zerzevatlar ne dostunu ne düşmanını.

Sanırın ata yadigarı ‘’Osmanlı Tokadı’’ kaldı, enseye indimi herhalde gelirler kendilerine….Titrerler mi ne dersiniz ?

Saygıyla

Emrah BEKCİ

Araştırmacı Yazar

Popularity: 2% [?]

Kurtuluş Savaşında küçük bir DEV: Ali Şamil

Ali Şamil

Kurtuluş Savaşı’na katılan her kahramanının kendine özgü bir hikayesi vardır. Ancak Ali Şamil Güler’in öyküsü, kuşkusuz en ilginçlerinden biridir.

Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yılları… Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, Doğu Cephesi’ni teftişe gittiğinde, kendisine sadece 110 cm boyu olan Ahlatlı bir genç “hediye” edilir. Ali Şamil’in işi artık İstanbul’daki sarayda Enver Paşa ile eşi Naciye Sultan’ı eğlendirmektir.

Birinci Dünya Savaşı’nda işler tersine gidince, Enver Paşa alelacele İstanbul’dan ayrılır. Birdenbire “efendisiz” kalan Ali Şamil, bu kez Padişah Vahdettin’in kızı Ulviye Sultan’ın sarayına alınır. Ali Şamil burada kırmızı sırmalı elbisesi ve heybetli, ipekli sarığı ile ortalıkta dolaşmakta Sultan’ı eğlendirmeye çalışmaktadır.

Ali Şamil, diğer saray soytarılarına benzememektedir. Hazırcevap ve nüktedanlığıyla kısa zamanda herkese kendisini sevdirmiştir. Ancak bütün şakacılığına rağmen Ali Şamil, kısa boyuna bakarak onunla alay etmeye kalkanları, birkaç dakika içinde ağızlarını açtıklarına pişman edecek bir yapıya da sahiptir.

Ulviye Sultan’ın eşi, Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın oğlu olan İsmail Hakkı Bey, Ali Şamil’i çok sevmektedir. Kurmay yüzbaşı olan İsmail Hakkı Bey ile Ali Şamil arasındaki iddialı tavla partileri meşhurdur.

Ali Şamil’in saray günleri heyecanlı tavla partileriyle geçerken, Anadolu’da Milli Mücadele hareketi başlar. Bütün vatanseverler, İstiklal Savaşı’na katılmak için hazırlıklara başlar.
Padişahın damadı olan İsmail Hakkı Bey de Balkan ve 1. Dünya Savaşlarına iştirak etmiş mert bir subaydır. Eşi Ulvive Sultan’la bir geçimsizliği bahane ederek Anadolu’ya geçmek için gizlice hazırlık yapar. Bu işi herkesten sakladığı halde, Ali Şamil’den gizleyemez. (Soldaki fotoğrafta saraydan kaçarak İstiklal Savaşı’na katılan, Padişah Vahdettin’in damadı İsmail Hakkı Okday…)

Ali Şamil’in küçücük göğsünde kocaman bir aslan kalbi çarpıyordu. O da bu kutsal savaşa katılmak için can atıyordu. İsmail Hakkı Bey kendisini yanında götürmek istemeyince Ali Şamil müthiş bir tehdit savurur: “Ya beni de götürürsün, ya da her şeyi Sultan’a anlatırım…”

Böylelikle Damat İsmail Hakkı Bey ve Şamil, sarayın kuş tüyü yataklarını bırakarak üç yıl sürecek meşakkatli bir çadır hayatına doğru ilk adımlarını attılar. Sadrazam Tevfik Paşa’nın başyaveri Albay Hüseyin Hüsnü de kendilerine katılmıştı.

Sahte hüviyet ve köylü elbiseleriyle İngilizlerin kontrolünü aşarlar ve Adapazarı’na ulaşırlar. Bu ikilinin yolculuk haberi, Mustafa Kemal’e kadar gelir. Başkomutan, Ankara’ya getirilmelerini ister. İkili Ankara’ya vardıkları günün akşamı Kurmay Yüzbaşı Çopur Neşet’in evinde Mustafa Kemal’le karşılaşır.

Padişahın Damadı İsmail Hakkı Bey

O gece, Ali Şamil için hayatının en unutulmaz gecesidir. Mustafa Kemal misafirleriyle sohbet ederken, Ali Şamil’le kadeh de tokuşturur.

İsmail Hakkı Bey, Kurtuluş Savaşı için kendisine verilen büro işini reddedip cepheye koşunca, Ali Şamil’e de büyük işler düşer… Kendisine bir er elbisesi bulur; bunu boyuna göre yaptırıp, büyük de bir kalpak edinir. Artık hayatı, atlı araba üzerinde, eşyalar arasında cepheden cepheye düşman peşinde dolaşmakla geçer…

Saray hayatının konforlu yaşamını terkedip, Kurtuluş Savaşı’nın meşakkatli mücadelesine girişen bu “Aslan yürekli cüce”, yaşamının daha sonraki yıllarını kışın Ankara, yazın ise İzmir’de geçirdi. İki kez evlenip boşandı. 1973 yılında 75 yaşında ve sağlıklı olduğunu bildiğimiz Ali Şamil’in daha sonraki yılları ve ölümüne ilişkin elimizde maalesef herhangi bir bilgi yok… (1973 tarihli yukarıdaki fotoğrafta, Ali Şamil Güler, bakımını üstlenen yeğeni Saliha Yaltı ile Ankara’daki evinde görülüyor.)

Yeğeni Saliha Yaltı ile birlikte Ali Şamil

Alıntı:

http://www.turknostalji.com/haber/aslan-yurekli-cuce-445.html

Popularity: 5% [?]

Zaman Bitti….!

Türkiye’nin dış siyasetinin ‘’Stratejik traji vahim Derinlik’’ kazanması  ile birlikte, Ortadoğu da değişen dengelerin olumsuz yansımaları, ülke içerisindeki terör örgütlerinin taşeron olarak kullanıp. Türkiye çerisinde kaosun ve mevcut iktidarın güçsüzleştirilmesi, vatandaşın hafızasında, güvensiz bir devlet yapısının oluşmasına neden olmaktadır. 

Ülkemiz dış siyasetine endeksli olarak, değişim gösteren yönetimler ve sermaye uzantıları, değişime destek veren, hükümeti ve hükümetin icra kuvveti devlet kurumlarına karşı eylem yaptırmak için, ülke içerisindeki illegal silahlı örgütleri desteklemektedirler.

Ülkemizde, illegal örgütlerin silahlı eylemlerinin olmadan, meydana gelmeden, terör eylemi yapılanmalarının daha düşünsel aşamada, bilinmesini sağlayıp, operasyonel faaliyetle bertaraf etmekle görevli olan kurumlar, haber alma (İstihbarat) kurumlarıdır. 

Bir ülke düşünün ki, terör olayları vuku bulduktan sonra, failleri kim, nerede, nasıl yapmışlar diye, iş işten geçtikten sonra araştırma yapan birimlerin çoğunlukta olduğu.

Böyle bir çalışma ancak ve ancak komplo teorilerinin masa başında haritalar ile üretildiği, olasılık hesaplarının bolca hafızada olduğu, alan çalışması yerine, teknolojik takiple yetinildiği, kayıpların gün geçtikçe arttığı-artmasına vesile olunduğu, işin başında ehillerin olmadığını gösteren bir tablodan öte değildir. 

Devletlerin haber alma örgütlerinin çalışma prensibi, ülke içerisinde bulunan vatandaşlarının, etnolojik-kültürel-sosyolojik-ekonomik-inanç ve örf adetlerine göre, toplumun hücrelerine kadar nüfus edip, rüzgardan titreyen bir yapraktan dahi haberi olan ve somut değerlendirmeler yapan, iletişim biliminin gerekliliğini harfiyen uygulayan, millet ile bütünleşerek çalışan kurum ve kurum elemanlarıdır. 

Milletin fertlerinin güvenmediği devlet yapılanmalarında, alınan istihbaratlar aksayacak, istihbarat elde etmek için kurum ve kurum yetkilileri paraya ağırlık verecek, parayla satın aldıkları bilgileri, alan çalışmaları ile sorgulamadan, gerçek bilgilermiş gibi yetkili karar alıcılara servis edip, gereksiz yere devletin zamanını harcayarak, milletin güvenliğini tehlikeye düşüreceklerdir. 

Hal böyle olunca, istihbaratı alan kurum ve kurum yetkilileri, devlet tarafından alınan tedbirleri haber kaynaklarının yönlendirmesi ile şekillendirip, asıl eylemin yapılacağı alanı göremeyeceklerdir. Kısacası Avcı yerine av olacaklardır. 

Ülkemizde, haber alma kurumlarında görevli personel, son günlerde yaşanan hadiselerin işaret ettiğine göre, vazifelerini tam manası ile yapamamakta, devletimizin güvenlik güçleri ile vatandaşlarımızdan kayıplar vermekteyiz. Bu konuya ülke yönetimdeki idareci kesimlerin derhal el atması acilen gerekmektedir. 

Bir diğer konu,Türkiye ile en uzun sınırları bulunan Suriye devleti yönetimi, Türk Siyasetinin Suriye’nin yönetimsel değişiminin her alanda değişmesi gerektiğini dillendirip, uluslar arası düzeyde kamu oyu oluşturulması neticesi ile, Esad rejimi yıllardır koynun beslediği terör örgütünü her türlü destekleyip, Türkiye içerisinde kaos güvensizlik, ‘’düşmanımın düşmanı dostumdur’’ anlayışı ile, büyük darbeler yiyen örgütü uluslar arası düzeyde maddi ve silahlı olarak desteklediği artık apaçık ortadadır. 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetkileri,  ülke içerisindeki devlete olan güvenin daha pekiştirilmesi, asker ve güvenlik kuvvetlerimizin morallerinin daha iyi olması için, zaman kaybetmeden en kısa zamanda, Irak’ın Kuzeyi ve Suriye’ye ‘’HANÇER’’ gibi girip, Türk Devletinin şefkatini ve sevgisini bu coğrafyada tesis etmeli, uluslar arası alanda da düşmanlara görsel bir şekilde endişe sevk edip, Türkiye İle içerde ve dışarıda uğraşanların hadlerini bilmesi gerektiği mesajını fikirlerine kazımalıdır. 

Türkiye’nin Adil ve Milli güçleri, Irak’ın Kuzeyi ve Suriye’ye, Kardeşliği ve barışı tesis için ivedi bir şekilde girmeli. 

Hedef; Irak’ın Kuzeyi ve Suriye…! 

Emrah BEKCİ

Araştırmacı Yazar

Popularity: 2% [?]

HİERAPOLİS’TE TÜRKLER VARDI

Hierapolis’te Bir Türk Damgası

Bu yazımızda Hierapolis’teki mevcut Kibele tapınağında bulduğumuz “EM-AM” Türk damgasını sizlere tanıtacağız. Bu Türk damgasını tanıtmadan önce Hierapolis ve ana tanrıça Kibele hakkında kısa ve öz bir bilgi vererek yazımıza başlayalım.

Bugünkü adıyla Pamukkale olarak bilinen Hierapolis Denizli ilinin 18 km kuzeyinde yer alan antik bir kenttir. Kaynaklara göre kent, M.Ö. 190 yılında Bergama kralı II. Eumenes tarafından kurulmuştur. M.Ö. II. Yüzyılda Roma egemenliğine giren Hierapolis, daha sonra Bizans döneminde de merkezi önemini korumuştur. M.S. 80’li yıllarda Hz. İsa’nın havarilerinden olan, Aziz Philippus’un burada öldürülmesi olayı, Hıristiyanlar için kenti daha da kutsal hale getirmiştir. Herapolis’in XII. yüzyılda Türklerin egemenliğine geçtiği söylenmektedir.

Kentin adını, Bergama’nın kurucusu Telephos’un karısı Amazonlar kraliçesi Hiera’dan aldığı bilinmektedir. Hierapolis’in bünyesinde birçok tapınak ve dinsel yapı barındırması onun “kutsal kent” olarak anılmasına yol açmıştır. Arkeoloji literatüründe Hierapolis’in bu şekilde anılmasında şüphesiz ana tanrıça Kibele tapınağının bulunması da mühim bir rol oynamıştır diyebiliriz. Bazı kaynaklar Hierapolis’in bir Frigya kenti olduğunu ileri sürerler.

Ana tanrıça Kibele, Anadolu’daki birçok halk için bereketi, bolluğu, verimliliği, çoğalmayı simgelemektedir. Taşıdığı bu nitelikleri ile ana tanrıça Kibele aslında toprağın ana simgesidir. Kibele sadece toprağın değil, yırtıcı hayvanların koruyucusu ve vahşi doğanın da simgesi konumundadır. Toprak, doğanın kendini bitimsiz olarak yenilemesinde nasıl ki rol oynuyorsa anaerkil toplum düzeninin egemen olduğu kültürlerde de erkek değil, bilakis kadın; üremenin ve çoğalmanın asıl kaynağı olarak kabul görmüştür. Bu kabul, zaman içerisinde özellikle Batı toplum düşüncesinde kadının doğa ile erkeğin de kültür ile özdeşleştirilmesi anlayışını beraberinde getirmiştir.

Kibele inanç kültürünün ilk hangi uygarlığa ait olduğu hususunda farklı görüşler mevcuttur. Bazı kaynaklara göre Kibele’nin ana tanrıça olarak tarih sahnesinde yer alması Frig dönemine denk gelmektedir. Bazı kaynaklar ise Kibele’nin esasta Sümerlerin tanrıçası olduğu ve daha sonra buradan Anadolu’ya geçtiği yönünde farklı görüşler ileri sürmektedir. Bununla ilgili bir diğer tartışma ise geç Hititlerdeki Kubaba adlı tanrıçanın Friglerin tanrıçası Kibele (Kubileya) ile aynı olup olmadığı hakkındadır. Avrupa merkezli siyasal düşüncede her ne kadar bir mitolojik öğe olarak Kibele, Grek kültürüne mal edilse de aslında Kibele’nin Grek kültürüne geçişi sonraki tarihlerde mümkün olacaktır. Bununla ilgili mitolojik öyküye göre Kibele, Tanrı Zeus’u Girit’te doğuracaktır. Bazı mitolojik öykülerde ise Zeus’un Kadmos (Honaz) Dağı’nda doğduğuna dair bilgilere rastlanmaktadır.

Hierapolis’teki mevcut Kibele tapınağında bulduğumuz kazılı “EM-AM” damgası bir Türk damgası olarak bilinmektedir. Damgalar, yazılı tarih öncesi bir kimlik ifadesinin ve bir varoluşsal mücadelenin sembolik anlatımıdır. Bir anlamlandırma sistemi olarak damgalar, bir toplumun kendi kendisi hakkındaki bilincini temsil etmektedir. Bu yönüyle damgalar, sadece toplum için değil, bireyin evreni sosyo-kültürel açıdan da yeniden anlamlı kılmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu nitelikleri ile damgalar, Türk toplulukları için adeta bilişsel bir rehber işlevini görmüşlerdir. Damgalar, yazılı tarih öncesi Türk sözlü tarihinin temel sembolik basamaklarıdır. Bilimsel açıdan bir sembolün-simgenin algılanması ve yorumlanması, tarihsel ve toplumsal olarak ele alınmayı gerektirir. Yalnızca kutsal olanı değil, yaşamın tüm yönlerini kucaklayabilme yönlerinden dolayı damgalar, toplum ve zaman değişimi açısından da elbette ele alınmayı gerektirir. Damgaların bilimsel açıdan yorumlanması ve farklı kültürlerde geçirdiği anlam değişimi, bu yazının sınırlarını aşan derinlikte olup disiplinlerüstü bilimsel çalışmaları gerektirecek boyuttadır.

Kibele tapınağında bulduğumuz kazılı “EM-AM” damgası kadim Türk abecesinde yer almaktadır. Hem sesli hem de sessiz damgalarla kullanılabilen ve bize doğrudan “EM-AM” sesi veren bu damgamızın fotoğrafta gördüğünüz Anadolu varyantı, genelde “Kuzey Kafkasya ve Volga” yakınlarında sıkça “Yenisey ve “Orkun” bölgelerinde ise daha az kullanılan şeklidir. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi bir yazı değil de tek bir damga olarak kullanılması, bunun “bir boya ya da sülaleye” ait olduğu izlenimini verdiği gibi aynı zamanda ana Tanrıça Kibele’nin Türk abecesinde sembolik bir anlatımını da ifade etmektedir. Yukarıda belirttiğimiz gibi ana tanrıça Kibele, dişiliği ve doğurganlığı da temsil etmektedir. Her ne kadar bu damganın kökeni hakkında bilimsel doyuruculuğu olan ayrıntılı incelemeler yapılmamış olsa da eldeki mevcut çalışmalar doğrultusunda şu bilgileri verebiliriz: Türklerde Kıpçak ve Oğuzlarda kadının dişilik organına “EM” denilmektedir. “UM-AY” ise hem “doğum ve bereketin” sembolü hem de “yakın zamanlarda doğan çocuğun eşi-sonu” (Kaşgarlı Mahmud – Dîvânu Lugâti’t-Türk) olarak da adlandırılmıştır. “EM”, “EMME”, “EMİK”, “MEME” gibi kadınlığı işaret eden sözcükler de bu kökenin doğrudan “kadın, doğum, bereket” ile ilgisi olduğunu göstermektedir. Damganın şekilsel betimlemesinde kadının dişilik organını hatta daha genel anlamıyla ana rahmini ve doğumu simgelediği anlaşılmaktadır. Bu yönüyle bu damga, Türklerin yaratılışı nasıl anlamlandırdığı ve yorumladığı konusunda da ayrıca bilimsel tartışmaları gerekli kılmaktadır. Genel olarak Türkler yaratılışı ve çoğalmayı, bazı kültürlerde ve inanç kalıplarında olduğu gibi heykeller ve kabartmalarla değil, damgalar aracılığıyla anlatmak ve yorumlamak tercihinde bulunmuşlardır. Özetle Türkler, görsel anlatımlarla değil, kazılı damgalarla daha soyut bir sembolik anlatımla varoluşu anlama ve yorumlama çabası içerisinde olmuşlardır diyebiliriz.

Uzun yıllar dağlarda yaşayan ve geçimini hayvan otlatmakla sağlayan Frig halkı için Kibele (Kubileya)’nin taşıdığı anlam ile aynı koşullar altında bozkır kültüründe bir uygarlığa imza atan ve bu uygarlığın bütün izlerini bitimsiz fetih ruhuyla dünya kıtalarına salan Türklerin bu “EM-AM” damgasının içerdiği anlamın örtüşmesi hayli ilgi çekicidir. Hierapolis’teki Kibele tapınağında kazılı bulduğumuz “EM-AM”, Türk damgasının ne zaman hangi tarihte bu tapınak üzerine kazınmış olacağı ayrıca bir tartışma konusudur. Millatan önceki yüzyıllarda birçok topluluk için bir ana tanrıça olarak kabul edilen bu tapınağa Türkler niçin bu damgayı kazımak ihtiyacını duymuşlardır? Aktardığımız anlamı ile damganın buraya kazınması, tanrıçanın “Türkçe” yeniden anlamlandırılması eyleminin de ötesinde bu bölgenin Türk egemenliğinde oluşunu ifade etmekte midir? Nihayetinde yukarıda bahsettiğimiz gibi bu damga, Türk varoluşunun özünü de temsil etmektedir. Bu sorular elbette Türklerin Anadolu’ya aslında “bize öğretilmiş” tarihin daha da öncesinde gelmiş oldukları tezini göz önünde bulundurmayı gerekli kılmaktadır. Yıllardır ideolojikleştirmiş bilimin bize gülümseyerek ezberlettiği Anadolu’ya dair Roma ya da Grek tezinin artık etik-bilimsel veriler ışığında Türk bilim insanları tarafından ele alınması gereğini hatırlatmak isteriz, daha da gecikmeden… Çünkü geleceğin tarihi, geçmişin izlerindedir.

Popularity: 4% [?]

Mehmet BORUKCU (O, Bir Kul Adayı)

‘’Ant içerek söylüyorum, ben Buhara’nın sözüne güvenilir imamlarının birinden ve ayrıca Nişaburlu bir imamdan işittim, ikisi de senetleriyle bildiriyorlar ki peygamberimiz kıyamet alametlerini, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada ‘’ Türk dilini öğreniniz; çünkü onların uzun sürecek egemenlikleri vardır’’ buyurmuştur. Bu hadis doğruysa –sorumluluğu kendilerinin üzerine- Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur; yok, bu söz doğru değil ise o zaman akla göre gereklidir.’’

(Kaşgarlı Mahmud / Divanu Lugati’t Türk / Çeviren: Mustafa S.KAÇALİN)
Kaşgarlı Mahmud Ata, 1000 yıl önce bu sözleri yazmış şimdiki hafızalara.
Günümüzde, milli şuurun ve kültürümüzün asimle edildiği bir zaman diliminde bulunuyoruz, genç kuşaklar kendi Ata kültülden uzaklaşıyor, gelecekte egemen olacakları cihanı bir başka milletlerin dillerinden yazılarında ve sanatlarından zikrediyorlar.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen, uzaklarda Anadolu’dan kilometrelerce uzaklarda olup, lakin gönlümüz feth eden, Ata kültürünü ve inancını şahlandıran, kendini ‘’Kul Adayı’’ olarak dile getiren bir altın yürek.
‘’Elif 1.618’’ Cihanın Altın oranının şimdiden muhafızlığı üstlenmiş, değerli Kardeşim, ‘’Oz-An, Eren’’ Sanatçı Mehmet BORUKCU.
Can kardeşim Mehmet BORUKCU, bir Yunus EMRE edası ile yazdığı şiirlerini, yine aynı ruhla besteleyip, gelecek hafızalarımıza karşılık beklemeden paylaşmaktadır, tam manası ile bir Derviş Mehmet BORUKCU.
Eserlerinde vermiş olduğu mesaj ve müzik tınıları O’nun, geleceğe yatırım yapıp, Türk Milli Şuuruna katkıda bulunduğunun ve bulunacağının ispatı.

Mehmet BORUKCU, kendi kişisel sayfasında bulunan eserlerini ücretsiz olarak paylaşıp, ‘’Eli Hak Bilmek’’ düşüncesindeki tavrı ile davetlere ve Hakikatin olduğu her yere ‘’bir kul adayı’’olarak iştirak ettiğini-edeceklerini her fırsatta belirtmektedir.
Can Kardeşim Mehmet BORUKCU, kendini gönül dili ile kısaca şöyle anlatmakta;‘’Telaştan uzağım artık, dünyevi ihtiraslardan arınmış durumdayım. Durumum diğer insanlar gibi iyi olmasa bile, yinede çok rahatım, Elhamdülillah..!’’

Kendini dünyevi ihtiraslardan arındırıp, zor şartlarda dahi olsa, Türk Milletinin Manevi ve Kültürel değerlerini ön planda tutacak ve yaşatacak, Sanatsal çalışmalar yapan, bizim ‘’Elif 1,618 Altın Oranımız’’ Oz-An’ımız, Eren’imiz Mehmet BORUKCU.
‘’Bizim Mehmet’’
Mehmet BORUKCU Anadolu’dan Avrupa’yı feth etmiş bir sanatçımız.Gençlerimiz tarafından çok dinlenen ve takip edilen bir yürek.
Değerli kardeşime geleceğe doğru yapacağı çalışmalar da başarılarını, Dua ile diliyorum. Gönül Ereni Mehmet BORUKCU’yu okurlarımızın desteklemesi, internet sitesi olan,   http://www.mehmetborukcu.com/Elif_1618/ siteden, albümlerini tedarik etmelerini, dinlemelerini önem ile tavsiye ederim.
Aziz Türk Milleti kendi bağrından daha nice Mehmet BORUKCU’lar çıkarması dileği ile.
Mehmet BORUKCU İletişim Bilgileri :
mehmetborukcu@hotmail.de
Saygılarımla
Emrah BEKCİ
Araştırmacı Yazar

Popularity: 3% [?]

Çanakkale, Fikirlerimizi Bekliyor…!

( Çanakkale Valisi Sayın Güngör Azim TUNA)
Çanakkale Yaşam Gazetesinin 6 Ağustos Pazartesi 1694 sayısında, Sayın Çanakkale Valimiz Güngör Azim TUNA’nın Manşetten verilen ‘’Vali Tuna, Proje Çağrısında Bulundu’’ başlıklı haberin tamamını okudum.
Kentsel haber ve yorumları yakından takip eden biri olarak, diğer illere örnek olacak bir çağrının, Sayın Valimizden gelmesi, ayrıca bu zaman kadar bir ilk olması açısından, örnek alınılarak, umarım diğer Valilerimize de düşünsel emsal temsil eder.
Haberde Sayın Vali Tuna’nın, gazetenin ikinci sayfasında detaylı bildirimi arasındaki sözleri, beni derinden duygulandırdı.

Sayın Vali Tuna;
‘’Amacımız Çanakkale’de canlanan tarih şuurumuzu, millet olma şuurumuzu ve bu savaşın ardından sağlanan barışı gelecek nesillere aktarmaktır.’’(Çanakkale Yaşam Gazetesi, 6 Ağustos Pazartesi, Sayı:1694, s.1-2.)

Cumhuriyet’in kuruluş tarihinden ve 1944 den sonra, Milli Şuur ve Milli Değerlerimiz hususunda konulara temas, genelde Avrupa ülkeleri menfaati öncelikli ele alınırdı.

Sayın Valimiz Tuna, yabancı kültür-şuur ve menfaat önceliğini, bu sözleri yıktığını, milli değer öncelikli olarak şuurun işlemesi gerektiğini, sözsel olarak dilendiren, sadece söylentide bile kalmadan proje haline getirmek için, tüm içtenliği ile seferber olmuş görüyoruz.
Milletimin vicdanının sesi bir kalem olarak, Sayın Vali Tuna’ya teşekkürlerimi arz ediyorum.
***
Çanakkale, kimine göre bir kent, kimine göre destanların yazıldığı 1915 hatıraları. Kimine göre ‘’SON KALE’’ Çanakkale. Kimine göre Asım’ın neslinin huzur içinde yattığı türbelerin yeri.
Çanakkale bir geçmiş neslin hafızasının gelecek hafızalara aktarılıp, tüm cihana Akif edasıyla dua ile terennüm edilen-edilecek, Türk Milletinin ve İslam’ın hadislerine nail olan İstanbul’un, kapısını açan Alp ve Erenlerin elinde tuttuğu bir anahtar.

Çanakkale tarihsel süreç bakımından, cihan milletleri için hem ticari hem de jeopolitik olarak iştahları kabartmış, hatta bahanelerin bir kadın davasına dönüp, savaşların cereyan ettiği, dünyanın koordinatlarında, ikinci altın oranda bulunan bir mukaddes şehir (Türk’ün ve Türklüğün Kabesi).

***
Sayın Valimizin, Çanakkale’nin tanıtımı, hem de gelecek hafızalara milli şuurun işlenmesi için 2015 yılında hayata geçirmek için hedefledikleri, proje istek çağrısına, pür dikkat kulak verilmeli. Gerek eğitim kurumlarımız gerek sivil toplum kuruluşlarımız ve milletimizin her ferdi bu konuya el atmalı.
Proje çağrısı sadece Çanakkale ile sınırlı kalmadan, ulusal ve uluslar arası her platformda defalarca dillendirilmesi gereken, mühim bir konu.

Milletimin vicdanının sesi olarak, bende buradan detaylara inmeden fikirlerimi gazete aracılığı ile Sayın Valimiz Tuna’ya Arz etmek isterim.
***
Çanakkale 2015 için aklıma gelen ve yapılmasında fayda gördüğüm birkaç konu:

Çanakkale Gelibolu yarım adası ve ilin bulunduğu alanlardaki, tüm tarihsel niteliği olan, her alan noktasal olarak belirlenip, tarihsel veya tarihi vakaların yaşandığı alanlar da, en az 20 dilde, tarihsel hadiseyi-hadiseleri anlatan, sesli cihaz yerleştirilmeli.
İsteyen istediği lisanı seçebilmeli. Ayrıca bir LCD ekran ile, anlatılan konunun simülasyonu görsel olarak sunulmalı.
2015 yılında Çanakkale’ye gelecek olan yabancı ziyaretçiler kendi dillerini seçme ve kendi dillerinden dinleme olanağı bulup. Gezi rehberlerinin çok miktarda yapmış oldukları, gerçek dışı gerek tarihsel, gerek ise masalsal anlatımların, gerçek anlatım ile önü kesilmiş olacaktır.

***

İkincil olarak yapılabilecek konu , Çanakkale Belediyesinin büyük uğraş ve çabalar ile güzel bir şekilde dizayn ettiği, il merkezindeki kordon şridine; Çanakkale savaşlarını anlatan (en az 5 metreye 3 metre) cam içerisinde, Çanakkale Savaş Cephelerini konu alan, her cephenin ayrı olarak kordona serpiştirildiği, alçıdan yapılmış, ışıklandırmalı ve en az 20 dilde sesli anlatımlı, kabartma  haritalar yerleştirilmeli.

***

Üçüncü olarak, 2015 yılı için, Valilik tarafından Çanakkale’yi tanıtıcı ve Proje hakkında detaylı bildirimlerin bulunduğu, en az 20 dilde aynı konuları neşr eden bir dergi çıkartıp,altı ayda bir, Avrupa başta olmak üzere tüm dünya ülkelerinin, büyük belediye ve Valiliğine posta yolu ile gönderilip haberdar edilmeleri.

Yurt içinde ise, derginin aylık olarak valilik kontrollü basımı. Ülkemizde bulunan vilayetlerdeki eğitim kurumundaki, eğitim alan genç hafızalarımızın okumasının sağlanması.

***

Dördüncü olarak, ülkemizin muasır medeniyet seviyesi üzerine çıkmasını, gelecek hafızalarımız dan bekliyor isek, en azından yeni öğretim dönemi içerisinde, Çanakkale ile ilgili olarak, Sayın Valimiz tarafından talimatla ve teftişle, tüm öğretim görevlilerimiz ve öğrencilerimize, her yıl en az 10 defa Çanakkale tarih şuuru işlendirilmesi.

Çanakkale’nin Türk Milleti için ne kadar önemli bir yer olduğunu, gelecek hafızalarımızın ruhlarına kazınması için, teşvik edici hediyeler ile ilköğretim başta olmak üzere diğer kurum eğitmenleri ve talebelerin desteklenmesi.

***

Bu günler de Macaristan da olduğu gibi, ikinci bir TURAN kurultayı ve etkinliği yapılıp, Bağımsız Türk ve Özerk Türk Cumhuriyetlerinden kültürel ve sanatsal olarak katılımlarının sağlanması. Türk Milletinin Milli şuuruna yakışır bir isim ile Uluslararası bir düzeyde devamı sağlanması.

Proje olarak görüle bilir.

***

Türk Milli şuurunun şahlanması için çağrıda bulunan, Sayın Valimiz Güngör Azim TUNA’ya teşekkür ediyor.

Yüreğinde Türk Milli Şuurunu ve Asım’ın Temiz soyunu hisseden, her ferdin Valimizin çağrısını dillendirip desteklemesi gerektiğinin altını önemle çiziyorum.

Saygılarımla.

Emrah BEKCİ
Araştırmacı Yazar

Proje koordinasyon iletişim: http://www.canakkale2015.gov.tr/

Popularity: 2% [?]

Okumayan Muhalif Politikacılar ve‘’Stratejik Derinlik’’

Dünya gündemi son günlerde Ortadoğu da yaşanan dengesel ve stratejik manevraların planlanmasına, gelecek yüzyıllar için yeni haritalar ve itaat edecek yeni siyasi liderleri belirlemektedir.

Bu bağlamda ülkemizde değişim süreci ile alakalı olarak bir çok stratejist ve yazar konu hakkında güncel yazılar yazıp kamuoyunu bilgilendirmekte. Yazılı ve görsel medya  yaşanan olayların ileride neler doğuracağı, yönetimsel değişiklikler ve Türkiye’nin Avrasya koridorundaki stratejik kazanç ve kayıplarını masaya yatırmaktadır.

Hal böyle olunca her kafadan bir ses çıkmakta, konu Mars gezegenindeki Uhrevi varlıklara kadar dayandırılmakta. Ülkemizde gerek medya sektöründe gerek ise gazetelerin köşe başlarını tutan çığırtkanlar maalesef okumak ve doğruyu sunmaktan bi haberler.

Ortadoğu’da neler olduğunu ve ileride neler yaşanacağını Türkiye ve diğer ülkelerin nasıl adım atıp, nasıl bir senaryo çizildiğini, en iyi nereden öğrene biliriz ?

Tabii ki, işin içinde olan ve işi yöneten Dış İşlerinden ve Sayın Bakanımız Ahmet DAVUTOĞLU’ndan.

2005 yılında Sayın Bakanımızın kaleminden çıkan bir kitap almıştım, adı ‘’Stratejik Derinlik’’ Kitabı okurken akılcı ve hayali bir coğrafyada nelerin yapılacağı, Türkiye’nin ileriye doğru hedefleri artıları ve eksilerini, dünya güç dengelerini Stratejik analizleri yer alıyordu.

Sonraları dikkatimi çeken bir hal oldu, okuduğum kitap bir kitaptan ziyade sanki uygulanan bir planın sayfaları haline geldi. Lakin uygulamalarda bazı aksaklıklar oluyor, planda yazılan şartlara uyulmayarak doğru olanlardan farklı yöntemler deneniyordu. Her hata ülkemizi dış politikada sıkıntıya, iç siyaset ve güvenlikte güçsüz hale düşürüyordu.

Günümüzde yaşanan ve ileriye doğru yaşanacak olayları tavsiye edeceğim  iki temel kaynaktan analiz edebiliriz.

1- Sayın Bakanın Yazmış olduğu ‘’Strateji k Derinlik’’ kitabından.

2- “RAND Cooperation” adlı düşünce (think-tank) kuruluşu tarafından,“Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı  88 sayfalık, 29.11.2004 tarihli, http://www.rand.org/publications/MR/MR1716/MR1716.pdf(29.11.2004)  linkteki raporundan.

Yukarıdaki kaynakları, Mars’ta Ak Deniz  sahili arayan, köşe yazarları ile medya çığırtkanlarına da öneririm.

Şimdi gelelim ‘’Stratejik Derinlik’’ isimli kitaptan dikkatimi çeken düşündürücü alıntılara.

Aşağıdaki alıntılar Sayın Dış İşleri Bakanımız A.Davutoğlu’nun 2005 yılında tedarik ettiğim ‘’Stratejik Derinlik’’ kitabının sahifelerinden alıntıdır.

‘’Dinamik bir değişim süreci geçiren toplumların önünde temelde üç farklı psikolojiye dayanan üç alternatif vardır:

Birincisi; statik bir tavrı benimseyerek uluslar arası yapının dinamizminin geçmesini beklemek ve bütün tanımlama ihtiyaçlarını uluslar arası sistemin istikrara kavuşmasına kadar ertelemektir.

İkincisi; uluslar arası dinamizminin akışına kendini kaptırmaktır.

Üçüncüsü; kendi dinamizmini uluslar arası dinamizmin potasında bir güç parametresi haline dönüştürebilme çabası içine girmektir.

Tüm sosyoloji ve strateji çalışmalarında temel soru gücün tanımı, tezahürleri ve eksen değişimi ile ilgili olmuştur.


Bir ülkenin uluslar arası ilişkilerindeki göreceli ağırlığı ve gücünü güç parametreleri belirlemektedir.

Bu güç denkleminin unsurları; sabit veriler (coğrafya, tarih, nüfus ve kültür) ve potansiyel verilerdir (ekonomik, teknolojik ve askeri kapasite).

Bu denkleme stratejik zihniyet, stratejik planlama ve siyasi irade güç çarpanları olarak eklenir.


Bütün bu etkenleri ve çarpanları bir maestro edası ile ahenge sokacak bir stratejisyen, siyasi irade yoksa, taktik nitelikli tek tek başarılar nihai savaşın kazanılmasına yetmez.

Gelecek ufuk derinliğine sahip ülkeler ise siyasi öncüleri belirlenmiş gündemlerin esiri olmazlar. Siyasi irade yetersizliği ile gündeme anlık tepkiler oluşturan ülkeler atak belirleyici değil, savunmacı ve tepkicidirler.


Türkiye’de gözlenen stratejik teori yetersizliği aynı zamanda siyaset teorisyenleri ile siyaset yapımcıları arasındaki kurumsal kopukluğunda bir işareti sayılmalıdır.

Yakın geçmişimizde “ya mutlak hakimiyet ya da mutlak terk” politikası manevra alanlarını daraltmıştır.

Bir ülkenin stratejisinin tek eksenli bir dış tehdide göre tanımlamak ufuksuzluk, iç tehdide göre tanımlamak ise stratejik dış rakiplere koz ve kaynak sağlayan bir zaaftır.


Soğuk Savaş sonrası uluslar arası sistem, konumları itibariyle  stratejik ve taktik manevra kabiliyetlerine göre dört farklı kategoriye ayrılabilir.

Süper devletler, büyük devletler, bölgesel güçler ve küçük devletler.

Süper güçler ancak başka bir süper güçle dengelenebilirken; büyük devletler süper güçlerin taktik adımlarını, bölgesel güçler hem süper güçlerin hem de büyük devletlerin parametrelerini göz önüne alarak, küçük devletler ise ancak stratejik planlamaların çatıştığı dar alanlarda esneklik kazanabilmektedirler.

Politik yapıların fiziki çevre şartlarıyla olan ilişkisini inceleyen bir çok düşünür olagelmiştir.

Ratzel’in “(Lebenstraum) Hayat Sahası Teorisi”, Kjellen’in “Bir Organize Olarak Devlet”, Mackinder’in “kara hakimiyet (heartland) teorisi”, Spykman’ın “kenar kuşak teorisi (Rimland)”, Alfred Mahan’ın “deniz hakimiyet” ve A. P. De Seversky’ın “hava hakimiyet” teorileri bunların başlıcalarıdır.


Türkiye jeopolitik açıdan tüm bu teorilerin merkezi konumunda bulunmaktadır.

Türkiye dış politika stratejisini üç önemli jeopolitik etki alanı içinde taktik önceliklere dayandırmak zaruriyeti ile karşı karşıyadır.


1. Yakın Kara Havzası          : Balkanlar – Ortadoğu – Kafkaslar


2. Yakın Deniz Havzası        : Karadeniz – Adriyatik – Doğu Akdeniz – Kızıldeniz – Körfez Hazar Denizi


3. Yakın Kıta Havzası           : Avrupa – Kuzey Afrika – Güney Asya – Orta ve Doğu Asya’’

Yukarıda ilgimi çeken alanları koyu şekilde belirtip sizlere sundum, ayrıca politik düşünürler bölümündeki stratejistyenlerin isimleri ve yazmış oldukları eserleri önemle tavsiye ederim. Geleceğe dair bilinçli ve akılcı hareket etmek isteyen bu uğurda politika ve siyaset yapan meclis muhaliflerine şiddetle ev ödevi olarak önermekteyim.

Saygılarımla.

Emrah BEKCİ

Araştırmacı Yazar

Popularity: 2% [?]

Çırağan Sarayında Gömülü Mevlevi Dervişler ve Türbeleri…!

Birazdan okuyacağını satırları, ben ilk kez okur iken çok üzüldüm ve bilgilendirme mahiyetinde bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim.
Ülkemizde Kabirlere saygının bittiği, hatta devletin bile kabirlere ve Ulemaya sahip çıkmadı bir devirdeyiz.
Tarihte Osmanlı Devletini Beylikten İmparatorluk haline getiren, Dualardır yani Ak Sakallıların semaya açılan ağuç içleri.
İleride Kitap haline getireceğim ve kaynağı ile sunacağım bir yer, zamana bırakılarak hafızalardan küllenmesi için hatırlatılmayan-hatırlanmayan Mevlevihane Şeyhlerinin kabirlerinin üzerine inşa edilen Çırağan Sarayı.
Daha sonrada bir çok eğlence ve zevk sefanın adresi haline getirilen milletimizin tarihi vicdanından devlet eliyle kopartılan, ak sakallılarımızın kemiklerini sızladığı mekan.
Yazacağım kitabım için arşiv araştırması yapar iken. İstanbul Beşiktaş ilçesinde bulunan Çırağan Sarayının, Asitane olarak kullanılan Mevlevihane üzerine yapıldığını, Yapının altında birçok Mevlevi dervişin kabrinin olduğu kayıtlarına rastladım.
Kaynak olarak, Sayın Prof.Dr.Feridun Nasıf UZLUK’un elime geçen bir makalesin şu hali ile yer alıyordu:
‘’Bilindiği üzere Mevlevihaneler iki büyük guruba ayrılırdı. İçerisinde Çille-i Merdan denilen 1001 gün hizmet edenler derviş ünvanını alırlardı. Böyle Mevlevihanelere Asitane derlerdi. Başta Konya olmak üzere Afyonkarahisar, Halep, İstanbul Galata, Yenikapı, Beşiktaş (Çırağan Sarayının bulunduğu yerde idi, buraya saray yapılınca önce Maçkaya, daha sonra Bahariya’ye taşınmıştı, fakat şeyhlerin türbeleri sarayın altında hala durmaktadır) Kasımpaşa, bunlar asitanedir…!)… Prof.Dr.Feridun Nasıf UZLUK (1902-1974)’un makalesinden alıntıdır.
Günümüzde Çırağan sarayı İnternet sitesine girildiğinde Çırağan tarihi bölümünde, bu konu hakkında herhangi malumat bulunmamaktadır.
Çırağan Sarayı, hakkında ender bir bilgi veren Sayın Prof.Dr. UZLUK, un beyanından Vakıflar genel müdürlüğünün ve Kültür Bakanlığının bilgisi bulunmakta mı dır?
Bilgi ve malumat var ise, Mevlevi Türbeleri ve Şeyhlerinin kabirleri üzerinde yapılan, kokteyl, düğün, merasim, her türlü alkollü-alkolsüz eğlenceler, doğrumudur.

Konu hakkında, ilgili kurumların bilgilerinin olmadığını farz eder isek, konuyu detaylı şekilde tetkik ettikten sonra bu gibi Mevlevihane Türbeleri ve Şeyhlerinin kabirlerine ne gibi muhafaza işlemleri yapılmaktadırbu yazımdan sonra merak etmekteyim.
Amacım, araştırmalarım esnasında küçük bir detay olarak gözüken, lakin milletimiz için önemli olan bu konuyudevlet yetkililerimizin tetkik etmesigerekli önlemler alındıktan sonra, türbelerin ve şeyhlerin aziz naaşlarının huzur içinde mahşeri beklemeleridir.
Şimdiden konuya duyarlı olacak, sayın yetkililere teşekkür eder, konuya ilgisiz kalanları, Şeyhlerin ve Türbelerdeki Ak Sakallıların Buğzlarına tevdi ederim.

Sayılarımla.
Emrah BEKCİ
Araştırmacı Yazar

Popularity: 2% [?]

TANRI SÖZCÜĞÜNÜ KULLANMAK SAKINCALI MI?

TANRI SÖZCÜĞÜNÜ KULLANMAK SAKINCALI MI?

İlk müslüman Türkler’in 14. yüzyıla kadar yazdıkları birçok eserde “Tanrı, Mevla, Hûdâ, İlah, Çalap, Allah, Rab” gibi Yaratıcı adları kullanılmaktadır. Bu adlardan “Mevla ve Hûdâ” Farsça kökenli, “İlah, Allah ve Rab” Arapça kökenli, “Tanrı ve Çalap” ise Türkçe kökenlidir. Bu adların hepsi, Yaratıcı’yı karşıladıkları için, Osmanlı‘nın kuruluş döneminde bile bu adların tümünün kullanılmasında sakınca görülmemiştir.

Yunus Emre “Suyun akar yalap yalap, / Böyle emreylemiş çalap.” sözlerini 1300′lü yıllarda söylemiştir. Başta Yunus Emre olmak üzere Mevlâna hazretleri, Süleyman Çelebi gibi nica İslam alimleri ve evliyaları Tanrı Teâla- tanrı sözcüklerini eserlerinde, deyişlerinde kullanmışlardır. Kim İslam’ı bunlardan daha iyi yaşadığını ve anladığını söyleyebilir? O hâlde by yüce şahsiyetlerin bile sakınca görmediği “Çalap” “Tanrı” sözcüğünü kullanmanın günah olduğunu düşünmek akla sığar mı? Dahası Türkiye Türkleri gibi Müslüman olan Azerbaycan Türkleri bugün Allah sözcüğü yerine “Tanrı” adını kullanmaktadırlar. Bu insanlara kafir mi diyeceğiz.

Tanrı adının kullanılmasının “günah” olduğunu söyleyen bazı cahil insanlar, “Allah’ın 99 adında Tanrı yoktur. Bunun için onu kullanmak günahtır.” diyorlar. Kargaların bile güleceği bu savunmayı çürütmek çok kolaydır. Nitekim “mevla ve hûdâ” sözcükleri de Allah’ın 99 adında bulunmadığı hâlde bunların kullanılmasında bir sakınca görülmemektedir.

Allah’ın 99 adından olmayan Farsça kökenli “hûda“, “mevlâ” ve “yezdan” sözcükleri, Farslar’ın (İranlıların) binlerce yıl önceki “zerdüştlük” (ateşperestlik) inancına ait sözcükler olduğu hâlde, Türk düşmanları bu sözcükleri kullanmakta hiçbir sakınca görmüyorken, Türkçe kökenli “Tanrı” ve “Çalap” sözcüklerine asla tahammül edemiyorlarsa bunun adı düpedüz TÜRK düşmanlığıdır!

Popularity: 3% [?]

5 DAKİKANI AYIRIP OKUMALISIN BU YAZIYI.

Kut’ül Amare zaferinden sonra bir Alman dergisinde yayınlanmış karikatür.(1916 yılında emperyalist güçlere Irak’ta atılan tokat.)

29 Nisan 1916 günü Irak topraklarında büyük bir zafer daha kutlanıyordu: Kutul Amare ! Çanakkale Zaferi’nden sonra elde edilen en büyük zafer olan Kutul Amare’de 33 bin İngiliz askeri ile 500’e yakın içinde generalin de bulunduğu subay grubu esir alınıyordu. Bütün dünya bu zafer karşısında şaşkınlığını gösterirken; güneş batmaz imparatorluk üzerinde bir güneş doğuyordu: Türk güneşi ! İşte bu güneş Arap çöllerinde İngiliz hayallerini gömüyordu.

KUT ÜL AMARE ZAFERİ NEDİR :

Osmanlı Ordusunun Birinci Dünya Savaşı’nda çarpıştığı cephelerden biri, İngilizlere karşı oluşturulan Irak cephesidir. Osmanlı dönemi kaynaklarında Irak-ı Arap olarak adlandırılan bölge, Dicle, Fırat havzasında tarihteki Mezopotamya’yı (Verimli Hilal) içine alır ve Basra Körfezi’ne kadar uzanır.

Irak petrollerini ele geçirmeyi amaçlayan İngilizler, 6 Kasım 1914 tarihinde Basra Körfezinden Şattülarap ağzındaki Fav mevkiine asker çıkararak saldırıya geçmişler, ilerleyen aylarda bu saldırılarını kuzeye doğru genişletmişlerdir. İngilizler, 3 Haziran 1915 tarihinde Kut’ül-Ammare’yi, Temmuz ayı sonlarına doğru da Nasıriye’yi işgal etmişlerdir. 23 Kasım 1915’de ileri harekata geçen Türk birlikleri, General Townshend komutasındaki İngiliz ordusunu geri püskürterek Kut-ül Ammare’de çember içerisine almayı başarmışlardır. Kut’ül-Ammare’yi bir kale gibi savunan General Townshend, 29 Nisan 1916 tarihinde teslim olmak zorunda kalmıştır.

Türkler, Kut’ül-Ammare’de İngilizlerden başta Tümen Komutanı General Townshend olmak üzere toplam 13 general, 481 subay ve 13.300 askeri esir almışlardır.

Kut’ül-Ammare Zaferi, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun zor şartlar ve imkansızlıklar içerisinde, Çanakkale’den sonra kazandığı ve bir İngiliz tümeninin bütün personeli ile birlikte esir alındığı eşsiz bir zaferdir. Halil Paşa, Kut’ül-Ammare zaferinden sonra 6’ncı Ordu’ya yayınladığı mesajında şöyle demiştir:

“Arslanlar!

Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum.

Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10.000 erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kut’ta 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir.

Şu iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.

İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale’de, ikinci zaferi burada görüyoruz.”

Avustralyalı araştırmacı Dr. Gaston Bodart tarafından Kut’ül-Ammare Zaferi, “İngiliz prestijinin Birinci Dünya Savaşı’nda yediği en büyük darbe olarak yorumlanmaktadır.”

Halil Paşa, Kut’ül-Ammare’nin teslim alındığı gün orduya bir tebrik mesajı yayımlamış ve bu günün “Kut Bayramı” olarak kutlanmasını istemiştir.

Söz konusu zafer diğer zaferlerimiz gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’nde düzenlenen etkinliklerle anılmaktadır.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Popularity: 1% [?]

 Page 12 of 26  « First  ... « 10  11  12  13  14 » ...  Last » 

BİLGİ PAYLAŞTIKÇA DEĞERLENİR

 

Eylül 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Ağu    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930  

ilgi sıralamasında ilk 100

  1. 100% Osmanlı İmparatorluğu dönemi haritası 1299-1920 VE OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN YERİNE KURULAN 64 ÜLKE
  2. 50% TÜRKİYE'YE YERLEŞMİŞ OLAN 24 OĞUZ BOYU
  3. 41% İspanya Müslüman tarihi, Tarık Bin Ziyad (689-720), Endülüs Emevi Devleti (756-1492)
  4. 23% Hezarfen Ahmet Çelebi, (d. 1609 – ö. 1640)
  5. 22% OSMANLI AŞİRET KAYITLARI
  6. 21% GÖKTÜRKLER (M.S. 552-M.S. 744) ve Asya coğrafyasındaki antik gök bilimi belgeleri.
  7. 21% BÜYÜK HUN İMPARATORLUĞU (MÖ400)
  8. 21% BAĞDAT PAKTI-24 Şubat 1955, CENTO (Central Treaty Organization - Merkezi Antlaşma Teşkilatı)
  9. 21% 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılışı "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı"
  10. 20% ATATÜRKÜN SAVAŞTIĞI dünyanın ilk savaş uçağı kullanıldığı (1912) TRABLUSGARP SAVAŞI
  11. 19% HZ. MUHAMMED (571-632) MÜSLÜMANLARIN PEYGAMBERİ
  12. 18% Karamanoğlu Beyliği.(1256-1487) ülkesindeki resmi dili Türkçe yapan beylik.
  13. 18% TÜRK DÜNYASINDA BOY GENLERİ TAMGALAR-Taşınan Bilim-Kültür Genleri-Antik Boy’lar Tamgaları
  14. 17% Harezmi (780-850) dokuzuncu yüzyılda yetişen cebir alanında ilk defa eser yazan Müslüman-Türk matematik, coğrafya ve astronomi alimi.
  15. 16% Halife'ler sıralaması.
  16. 16% Kervan yolları korumalı konaklama yerleri "İPEKYOLU KERVANSARAYLARI" hanlar
  17. 15% 19 Mayıs 1919 "Türklerin Millî Mücadele tarihi" başlangıcı
  18. 15% 1826 yed-i vahid (tekel) sistemi
  19. 14% Türk boyları
  20. 14% KARTAL ve KANATLARI-GÖKLERDEKİ HAKİMİYET- GÜÇ GÖSTERGESİ OLARAK TARİHTEKİ TÜRK TAMGASI
  21. 14% Bulgaristan Tarihi, Traklar (MÖ400), Han Asparuh (668-700).
  22. 14% BOLAYIR COĞRAFYASI VE TÜRK TARİHİNDEKİ YERİ
  23. 14% 30 AĞUSTOS Zafer Bayramı (1922)
  24. 14% AMERİKA’DAKİ “TÜRK BEYİN GURBETÇİLERİ”
  25. 13% MEMLÜKLER-KÖLEMENLER-(KÖLE TÜRKLER)’İN “TÜRK İSLAM DÜNYASINDAKİ GÖREVLERİ” (673-1811)
  26. 13% Kayı Boyu (IYI)
  27. 12% Orhun Alfabesi çevrimi-Dr.Yusuf Alper Kılıç
  28. 12% Mehmet Cengiz Öz (MEHMET ÖZ) 1960
  29. 12% DÜNYA KÖLELİK TARİHİ Zaman Çizelgesi
  30. 12% TÜRK BOYLARI
  31. 12% “Türk lügatını yazan TÜRK -KAŞGARLI MAHMUT” (1008 – 1075) DİVANI LÜGAT İ TÜRK
  32. 12% ÇİN SEDDİ (M.Ö.403 M.Ö.221),
  33. 11% ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ (1077)
  34. 11% 1228-BİR DESTANIN SANATI- Nakşı bukalemun - DİVRİĞİ ŞİFAHANESİ VE ULU CAMİ "bir Bilim-bir Tarih-bir Şaheser-bir Gönül-bir İnanç" VE BİR ALTIN MİRAS
  35. 11% MOĞOLİSTANDA KAZILARDA YENİ BULUNAN ESERLER ANTİK TÜRK DÜNYASINA IŞIK TUTUYOR
  36. 11% BEYAZ TÜRKLER....Deşti Kıpçak-Kuman Türkleri ve Kuman kitabı (Mö1000)
  37. 11% AMERİKA!YI KEŞFEDEN MÜSLÜMAN VE TÜRK KAŞİFLER (1291-1554)
  38. 11% DOĞU ROMA İMPARATORLUĞU (330 – 1453)
  39. 11% SERVET SOMUNCUOĞLU
  40. 11% SURİYE TÜRKMENLERİ VE TERK EDİLMİŞLİK KADERİ
  41. 10% Uluğ Bey (d. 1393 - ö. 1449)
  42. 10% Suriye Türkmenleri ve yaşadığı yerler
  43. 10% Türklerde kültür örneği,İzol Aşireti ve yerleştiği Köyleri
  44. 10% HASAN BÜLENT PAKSOY- Orta Asya Bilimcisi
  45. 10% AHAL TEKE TÜRK ATLARI VE DÜNYADA AT BAKALIĞI OLAN TEK ÜLKE "TÜRKMENİSTAN HER YIL AT BAYRAMI KUTLUYOR"
  46. 10% AMERİKA ASYA ARASI (KITALARARASI MESAFE) NEDİR?
  47. 10% HAZAR TÜRKLERİ (Musevi Hazar topluluğu)
  48. 10% Taşlarda "Yazı Belgeler" ORHUN ANITLARI ( Tonyukuk 716, Köl Tigin (Kültigin) 732, Bilge Kağan 735 )
  49. 10% ŞAMAN DAVULU-GÜNÜMÜZE KADAR GELEN ANTİK (ÖNTÜRK) TÜRK TAMGALARI
  50. 10% ÇİMPE KALESİ-OSMANLILARIN AVRUPAYA İLK GEÇİŞİ-1352
  51. 10% Çin tarihi
  52. 10% MÜSLÜMAN BİLİMCİLER TARİH SIRALAMASI
  53. 10% TUAREG'LER TÜRK MÜ?, Güney Akdeniz (Kuzey Afrika) Kültürü-South Mediterranean Culture
  54. 10% TÜRK TARİHİ Zaman Çizelgesi
  55. 10% BARAK TÜRKMENLERİ
  56. 9% İSVİÇRE HUN VADİSİ - ÇİN SİCHUAN-TÜRKMENİSTAN NOHUR - SEKELİSTAN HUN - TÜRKİYE DENİZLİ KÜLTÜR BAĞI; DENİZLİ ARDIÇ MEZAR BAŞLIKLARI
  57. 9% BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ KOMUTANI BEKÇİOĞLU EMİR AFŞİN
  58. 9% Aytunç ALTINDAL
  59. 9% Haluk Tarcan (1931- )
  60. 9% KURULUŞUN TEMELİ ZAFER VE TÜRKİYEDE 30 AĞUSTOS SAVAŞ HARAKETİ ŞANLI TARİHİ
  61. 9% GELECEĞİN ENERJİSİ GÜNEŞ VE paylaşılamayan çöllerde GELECEĞİN SAVAŞLARI “”"ÇÖL SAVAŞLARI”"”
  62. 9% KURTULUŞ SAVAŞINDA BİR (AMAZON) KADIN SAVAŞÇI TÜRK - "İstiklâl Harbi akıncısı” KARA FATMA “Üsteğmenlik maaşımı Kızılay’a terkettim” -....1955
  63. 9% ALİ AKIŞ -1918
  64. 9% 1453-İSTANBULUN FETHİ, BİR DEVİR NASIL DEĞİŞTİ.
  65. 9% ERDOĞAN ASLIYÜCE -Bir Tarih Hazinesi
  66. 9% A.Burhan Ersan " Sanatın gerekliliği ve Ebru"
  67. 9% İmam Maturidi (Semerkant 852-944 )
  68. 9% SÜMERLER (M.Ö. 3500 – M.Ö. 2000) Runik yazıdan Çivi yazısına “tarihte kullanılan ilk digital yazı”mı?
  69. 9% ANTİK TÜRK TAMGASI BULGARİSTAN TÜRKİYE AZERBAYCAN VE KORE TARİHİNİ AYDINLATTI
  70. 9% ANTİK TARİHTEN BU YANA GÖK BİLİM ÇALIŞMALARI VE TÜRKLERDEKİ GÖK BİLİM KÜLTÜRÜ - AY YILDIZ TAMGASI
  71. 9% “YAŞAYAN TARİH-DİL BİLİMCİMİZ” önTürk araştırmacısı KAZIM MİRŞAN
  72. 8% TURAN YAZGAN
  73. 8% Kimmerler ( c. M.Ö. 1200)
  74. 8% TRAKYENLER, ANTİK TÜRKİYENLER
  75. 8% Karahanlılarda Türkçe İslam ve Türkçe İlk Kur'an
  76. 8% Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları (1683-1699)
  77. 8% ibn HALDUN” (1332-1406) Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”
  78. 8% Tablet Belgeler NAACAL TABLETLERİ (15.000 yıl)
  79. 8% (1700-1800) yılları TÜRK TARİHİ olayları
  80. 8% Kurt Sosyal Hayatı ve TÜRKLER'DE "KURT TAMGASI"
  81. 8% AVRUPA HUNLARI SEKELLER
  82. 8% VİNÇA - TURDAŞ SEMBOLLERİ (VİNÇA - TURDAŞ KÜLTÜRÜ 3)
  83. 8% İNANÇLARIN YÖNETİM VE EKONOMİ BİRLİĞİ-YÖNETİM VE EKONOMİ BİRLİĞİ İNANCI, GLOBAL BİRLİKTELİK VE KUTSAL İTTİFAKLAR-HAÇLI SAVAŞLARI (1096-1270)
  84. 8% SURİYE TÜRKMENLERİ
  85. 8% KÖSEDAĞ SAVAŞI 1242
  86. 8% Orkun (Orkney) adaları “antik runik-ORHUN (Kök Türk) yazıtları”.
  87. 8% Manastır Askerî İdadisi 1912
  88. 7% METE HAN (MÖ 209-714)
  89. 7% 1402 ANKARA-BEYAZIT VE TİMUR KARDEŞLERİN YAZIŞMALARI
  90. 7% Osmanlı Rumeli İstihbarat Teşkilatı Martoloslar
  91. 7% Memun, 832’de Beytü’l-Hikme (Bilgelik Evi) adlı bir akademi kurdu. Burada Yunanca, Süryanice, Farsça ve Sanskritçe yapıtlar Arapça’ya çevrildi
  92. 7% Yemen buluntuları “BİLKİS” bilge ? yazıtları(MÖ1000)
  93. 7% BALKAN PAKTI (Balkan Anlaşma Yasası), 9 Şubat 1934 "ATATÜRK'ÜN YAPTIĞI İKİ ÖNEMLİ ANLAŞMADAN BİRİ"
  94. 7% İyi Huylu Paroksismal Pozisyonel Vertigo (BPPV).
  95. 7% DÜNYA TÜRKLERİ
  96. 7% Babür İmparatorluğu (1526–1858) Hindistan da Türk’ler Şah Cihan (d. 5 Ocak 1592 – ö. 22 Ocak 1666)
  97. 7% ETİYOPYA AKSUM'DA "14BİN YILLIK ORHUN (RUNİK) YAZITLARI"
  98. 7% LÜBNAN TÜRKLERİ
  99. 7% Göbekli Tepe - Dünyanın İlk Tapınağımı (9500 M.Ö. )
  100. 7% “Taşlar yalan söylemez” SIRADIŞI BİR BİLİM YORUMCUSU (rock art,stones don’t lie)- FERRUH ÜLKER


wp_footer() class="snap_shots